Teröristler ve Terörist zihniyetlilerin kölelik yaptıkları Amerikalılar için bayrak; don, gömlekten, şorttan ibarettir.
Tıpkı teröristlerde ve Terörist zihniyette olduğu gibi.
Teröristler ve Terörist zihniyetin vatanı yoktur.
Şerefi yoktur.
Haysiyeti yoktur.
Namusu yoktur.
Olsaydı BAYRAK indirenlere müdahale ederlerdi.
Ama bizde Bayrak demek namus demektir.
Bayrak demek şeref demektir.
Bayrak demek haysiyet demektir.
Bizde Bayrak, beş bin yıllık bir mazinin günümüzdeki tecessüm etmiş halidir.
Bu sebeple biz Türkler, bayrağımıza yapılan bir hakareti namusumuza yapılmış sayarız.
Nasıl ki mahremimize uzatılan eli kökünden kesip atarsak…
Kırmızı çizgimiz olan Bayrak’a da uzana kirli ve pis elleri kökünden kesip atarız.
Yetmez…
Doğduğuna da pişman ederiz.
Edileceğinden de zerrece şüphe duymuyoruz.
Nitekim 1996 Ağustos ayının 11. Gününde yapıldığı gibi…
Hadisenin kahramanı Korgeneral Hasan Kundakçı Paşa’yla ilgili olayın serencamı şöyledir*:
Güney Kıbrıs Rum Yönetiminde dikkat çeken bir hareketlenme vardır.
Batı Almanya’dan hareket eden motosikletli grup, Kıbrıs’a gelir ve Güney Kıbrıs'tan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) toprağına girerek en yakın kontrol noktasındaki Türk Bayrağını indirip yerine Rum bayrağı çekmek isterler!
Karanlık plan budur!
Anılan tarihte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kolordu Komutanı Korgeneral Hasan Kundakçı'dır (namı diğer Tamburalı Paşa).
Batı Almanyalı, Avrupalı, Rum ve Yunan motosikletlilerin arkasında Batı kamuoyunun, Rum-Yunan Ortodoks kiliseleri de güçlü bir desteği vardır.
ABD Büyükelçisi de iki gün önce Korgeneral Hasan Kundakçı’ya gelip;
- “Motosikletliler sınırınızı geçip bayrak direğinize bir bez parçası asacaklar, bundan bir şey olmaz!” der.
Bez parçası diye adlandırdığı Rum bayrağı.
Böylece olayı hafifletme çabasındadır, ABD Büyükelçisi.
Kundakçı Paşa da ABD Büyükelçisine,
- “Öyleyse Rauf Denktaş Bey’den izin alın, ben sessiz kalayım!” diyerek diplomasinin bir bakıma kurallarını işletir!
Fakat Büyükelçisi de tam bir kurnazdır, olayın farkına hemen varır ve,
- “O zaman KKTC’yi tanımış oluruz” der!
Bunun üzerine Korgeneral Kundakçı;
- “O halde bizi zorlamayın! Bizim sınırımızı geçmeye kalkan kim olursa olsun kurşunlarım. Onun için sakın sınırda bulunan bayrak direğine çıkıp Türk Bayrağını indirmeye ve Rum bayrağı çekmeye yeltenmesinler!” uyarısını yapar!
Korgeneral Hasan Kundakçı, Türk askerine gereken emri verir ve gerekçesini şöyle açıklar:
- “Eğer sınırımızı bir kişi geçer, Türk Bayrağımızı indirirse ben Türkiye’ye dönmem, dönemem! Alnıma tabancayı dayar, dokunurum tetiğe!”
11 Ağustos 1996 günü...
Motosikletlilerden yarısı işin ciddiyetini anlıyor ve vazgeçiyor...
Ortada sadece Rumlar ve Yunanlar kalıyor.
14 Ağustos 1996 günü 35-40 kişilik bağnaz Rum ve Yunan grup hududumuzu delip Bayrağımızı indirmeye kalkınca, bayrak direğine tırmanan bir Rum, Türk Bayrağına dokunamadan tek kurşunla yere indiriliyor.
Bu arada Rum'a yardımcı olan iki İngiliz askeri de kalçalarından vuruluyor!
Korgeneral Hasan Kundakçı, sonrasını şöyle anlatıyor:
- “Olaydan on dakika sonra odamda oturuyordum, BM Barış Gücü Komutanı Tuğgeneral ve BM Kurmay Başkanı İngiliz Albay geldi:
-"Sayın Generalim, çok kötü şeyler oldu. Bayrak direğine çıkan bir kişi öldü ve iki İngiliz askeri kalçasından yaralı."
- “Onlara dedim ki; sizi kaç gündür uyarıyorum. Bu işe engel olabilirdiniz, olmadınız. Üstelik o vurulan İngiliz askerleri de motosikletli bağnazı direğe doğru yönelttiler. Engel olabilirlerdi, olmadılar. Merak etmeyin Albayım, biz iki İngiliz askerini sadece uyardık, öldürmedik. Onun için kalçalarından uyarıda bulunduk."
Birleşmiş Milletler Kurmay Başkanı Albay, İngiliz Albay küstahlaşır,
- "Ölebilirlerdi Generalim" diye sesini yükseltiyor.
Kundakçı Paşa tabancasını çıkarıyor. Yanında ki Albaya diyor ki;
- “Yan taraftaki hedefi yenile”.
Albay şaşkındır ama hedefi yeniliyor.
Paşa 25 metreden beş el ateş ediyor, Albaydan puanları okumasını istiyor.
Puanlar okunuyor, 50 üzerinden 5 kurşun da 49’a isabet etmiş.
Biraz önce küstahça konuşan İngiliz Albay şaşırıyor ve susuyor. Korgeneral Hasan Kundakçı;
- "Şimdi anladınız mı? Türk bayrağını indirmek isteyeni vurup etkisiz hale getirmek istedik ve istediğimizi yaptık. Sizin iki İngiliz’i öldürmek istemedik, sadece uyardık’...” der.
(*Kaynakça: https://www.milligazete.com.tr/bayragimizi-indirmeye-kalkan-indirilir-benzer-olay-kktcde-yasaninca-neler-oldu-tamburali-pasa-ingiliz-albaya-hangi-dersi-verdi)
Büyük milli şairlerimizden merhum Arif Nihat Asya’nın BAYRAK şiiriyle anlayanlara cevap verelim:
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!