Doğu, Batı’nın karanlıktan çıkmasına -daima- dayanak ve ana kaynak olmuştur. Rönesans, Doğu’nun eseridir. Batı’nın mevcudiyeti Doğu’yu sınırda tutmasına bağlıydı. Hududu da kendi çizecek, güvenliği/varlığı garanti altına alınmış olacaktı. Bu hareket tarzı, bütün yönleriyle sahip-köle ilişkisine dayandığından dolayıdır ki şartları hep kendisi tayin etme makamında görmüş, tarihi şekillendirmekten geçtiğine iman etmiştir.
Şekillenen tarihi hakikatler, kabuğuna çekilmeye mecbur bırakılmış bir toplum üretir. Kendi kabuğunda mücadele eden cemiyet, kâinatın bulunduğu halden başka tasavvurata akledemediğinden, öğretileni benimseme yoluna gidecektir. Kafasında daima heyula teşekkül edecektir. Varlığını başkalarına borçlu olduğu fikriyle hareket eden milletler, bu ruh haliyle hedeflerini belirleyeceklerdir. Bunları da kendilerine belleten, ilmî(!) bir disiplin olan oryantalizm ya da şarkiyatçılık, bilimsel (!) verilerin sahiplerininin dev aynada görülmesini kolaylaştıracaktır. Ezilmişlik, korkaklık, acziyetlik ve elaçma melekeleri, oryantalizmin tayin ettiği esas düşüncedir. Bu fikrî sapkınlığın en kolay sahası da tarihtir. Tarihî hakikatler en son hâkim zihniyet ve gücün tekelinde olduğundan, bu alanda istedikleri gibi at oynattıkları bir gerçektir.
Oryantalizmin “bilimselliği”, hiçbir zaman ilmî bir disiplin ol(a)mamıştır. Olamaz da. Çünkü ilmiliğin evrensel ilkelerine sahip değildir. Dolayısıyla, “bilimselleştirilmiş” Oryantalizm, yüzyılların sistematikleştirilmiş hâlidir. Şu tespit önem arz etmektedir: “Büyük bir yanılgı, tarihi çarpıtma ve ‘söylemin düzeni’nin etkisiyle hem felsefenin hem de siyasal düşüncenin kaynağı ve doğuş yeri olarak Antik Yunan medeniyeti kabul edilir. Kültürler ve medeniyetler arası ilişkileri etkileşimli, birikimli ve birbiri üzerine katkı sağlayarak süreklilik kazanan insanlık medeniyetinden azade düşünen indirgemeci, oryantalist ve etnosentrik yaklaşımlara artık siyasal düşünceler tarihinde rağbet edilmemekte ve son yıllarda hepten sorgulanmaktadır. Ayrıca Reform ve Rönesans hareketleriyle başlayıp Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’yle perçinlenen ve günümüzde sorgulanan Batı hegemonyası, akademik ve entelektüel anlamda Antik Yunan düşüncesini kutsamaktadır. Bütün sosyal ilimler, temelini ve kaynağını bu yönde dayandırmaya çalışır. Bu anlayış, dünyayı felsefi, ideolojik ve siyaseten Doğu ve Batı şeklinde iki kutba bölen oryantalist paradigma ve onun 20. Yüzyıldaki izdüşümü olan siyasi modernleşmeci edebiyatla birlikte, ne yazıkki, Batı dışındaki neredeyse bütün eğitim ve öğretim kurumlarında geçerli hale gelmiştir. Doğu ve Batı gibi ayrımların ötesinde insanlık tarihinde dinlerin ve bu çerçevede İslam din ve medeniyetinin yaptığı ve aldığı katkıyı tartışan çalışmaların son yıllarda artmaya başlaması karşılaştırmalı bir medeniyet, felsefe ve siyasal düşünce geleneğinin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi sayılmalıdır.
Bundan dolayı oryantalizmin esasını teşkil eden “biz ve ötekiler” tefrikinin kesin çizgilerle belirlenmiş olması, meselenin mecrasını değiştirmiştir. “Biz ve ötekileri” şöyle izah edilebilir: Oryantalizm, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasî ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, oryantalizmin temeli “biz-onlar” düalizmine dayanır. Oryantalizm, kendini Batı (occident) denilen bir siyasî-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak tasvir ettiği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda Şark’taki kavrama biçimi, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır (İslam Medeniyetinde Tıp ve Kadavra Üzerine İlk Otopsi Çalışmaları adlı çalışmamızdan).