Bunun cevabını herkes kendine sorarak verebilir.
***
Esnaf, esnaflığını hangi ölçülerde yapıyor?
Tüccar, ticaretinde ahlaki bir hudut çiziyor mu?
Müteahhit, yaptığı inşaatlarda hakkaniyetli davranıyor mu?
Memur, kamunun hakkına riayet ediyor mu?
Amir, yönetme ölçüsünü neye göre belirliyor?
Devlet yöneticisi, adl ve adaletle mi ülkeyi yönetiyor?
Hele hele ahbap çavuş ilişkilerinin had safhada olduğu bir dönemde…
Yolsuzluk ve usulsüzlüğüne zirve yaptığı bir zamanda…
(Mahkeme koridorları bunun delili değil mi?)
Bulunduğu makamları…
Nasıl bir arsızlığın…
Yolsuzluğun…
Fütursuzluğun mekânı haline getirmişler!...
Kur'an-ı Kerim'de A'râf Suresi'nin 179. ayetinde geçen…
Ve "bilakis onlar hayvandan da aşağıdır", "daha sapkındırlar", "aşağıların aşağısı" manalara gelen…
“Belhüm adal" diye ifade edilen derekeye nasıl düşüldüğü çok iyi tefekkür edilmelidir.
***
Soru şu: Beşerî sermaye olan insanlarımızın hayata bakışlarını hangi kıstaslar belirliyor?
***
Bu ve benzeri suallerin cevabını herkes şu hadiseye göre kendisine kıyas etsin.
***
O halde alın size bir seyahatnameden rehber olacak bir nakil…
İstanbul’un bir caddesine adı verilmiş olan Claude Farrere (Klod Farer)…
Yatıyla yaptığı seyahatlerde uğradığı İtalya, Malta, Yunanistan gibi memleketlerde nasıl insafsızca soyulduğunu anlatır.
Bunu anlattıktan sonra şöyle der:
“Sonraki uğrağımız Türkiye’deki Çanakkale olduğunu düşündükçe ne yalan söyleyeyim dehşete kapılıyordum.
Benim gibi bir gavurun kesesini kim bilir nasıl insafsızca boşaltacaklardı.
Saf kan Ortodokslar bize böyle muâmele ettikten sonra Türkler neler yapmazdı?
Çanakkale Boğazı’na geldik.
Pasaportum olmadığı için nöbetçi Türk askeri bana izin vermedi.
Askeri rüşvetle iknâ edeceğimi düşündüm, kesemi açıp kocaman bir altın çıkardım.
Parayı, askere önce uzaktan gösterdim, sonra tüfeğini hemen geri çekeceğini umarak ayaklarının dibine fırlattım.
Çok yanılmışım.
Tüfek kımıldamadı bile.
Ve altını bir tekmeyle, yatımın ortasına geri gönderdi.
Osmanlı askeri temiz ellerini kirletmemek için paraya dokunmamıştı bile.
İnanılmaz şeydi bu.
Fransa’dan ayrılışımdan beri ilk defa bir Akdeniz yerlisi paramı reddediyordu.
Sabah olunca, o civardaki bir köyde kurulan pazara geldim.
Burada her şey akıl almaz bir ucuzlukta idi.
Bu şaşkınlık içinde durmadan satın alıyor ve istediklerini son meteliğine kadar ödüyordum.
Allah için, bu iyi insanlar benim yabancılığımdan istifâde etmeye kalkmadılar.
Aldıklarımı iki merkebe yükleyip yatıma dönerken, yolda iki asker beni durdurdu ve tekrar pazara gideceğimizi söyledi.
Biri kadı olmak üzere 5-6 kişi ve aralarında alışveriş ettiğim adamlar beni bekliyorlardı.
Hiç şüphesiz , bu zavallılar, mallarını benim gibi birine sattıkları için cezalandırılacaklardı...
Yükün hepsi indirildi; teker teker sayıldı ve tartıldı.
Kadı, satıcıları sorguya çekti, öfkelendi.
Her birinden cezâ olarak aldığı paraları bir torbaya koydu ve torbanın ağzını bağladı.
Sonra kâdının bir işaretiyle eşyalar, bir tanesi eksik olmak üzere tekrar merkebe yüklendi.
Kâdı, nâzik bir el hareketiyle bana izin verdiğini belirterek, kuruşlarla dolu torbayı bana verdi.
Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı.
Aynı zamanda câminin imamı da olan kâdı, çeşitli diller bilen muhterem bir zattı.
Fransızcasıyla bana izahat verdi:
-Çünkü, satıcılar, sana sattıkları eşyadan fazla kâr ettiler. Hâlbuki yabancıdan fazla kâr alınmaz.”
***
Doğru oturup doğru konuşalım.
Bu ölçüleri kendimize vurduğumuzda sınıfı geçebiliyor muyuz?
Yoksa ikmale ile kalmadan doğrudan en kötü not derecesi ile sınıf tekrarı mı yapıyoruz?
Esas mesele buna vereceğimiz cevaptır.