Türkiye’de siyaset bazen mahkeme salonlarında, bazen parti koridorlarında, bazen sosyal medya üzerinden, bazen de kahve köşelerinde yürür. Son günlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan “mutlak butlan” tartışması ise bize çok daha derin bir soruyu yeniden sorduruyor:
Siyasette bağlılık kişilere mi olmalı, partiye mi?

Mahkemenin verdiği karar doğru mudur, yanlış mıdır, hukuki midir, siyasi midir… Bunlar ayrı ve maalesef şu dönemde içerisinden çıkılamayacak tartışmalardır. Elbette birçok CHP’li bu kararın usulsüz ve iktidarın böl/parçala/yönet yöntemi olduğunu düşünüyor olabilir. Ancak gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek var; hukuk devletinde mahkeme kararları “beğenilerek” değil, uygulanarak yürürlüğe girer. Maalesef bu karar hatalı veya yanlış olsa da. İdari uygulamalarda önce uygular sonra itiraz edersin…

Dünden bu yana CHP içerisinde yaşanan tabloya baktığımızda, özellikle il ve ilçe teşkilatları ile belediye başkanlarının yaptıkları açıklamalarda ortak bir dil görüyoruz.
Açıklamaların satır aralarında açıkça şu mesaj veriliyor:
“Biz Kemal Kılıçdaroğlu’nu istemiyoruz, Özgür Özel’in yanındayız.”

Peki o zaman sorulması gereken soru şu değil mi?
Parti yöneticilerinde aidiyet Cumhuriyet Halk Partisi’ne mi, yoksa kişilere mi?

Eğer “Parti kararı esastır, genel başkan kim olursa olsun partinin yanında durulur” deniliyorsa, mahkeme kararı sonrası Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını kabul edip parti disiplinine, parti tüzüğüne uygun hareket edilmesi gerekmez mi?

Yok eğer “Biz kişiler üzerinden siyaset yapıyoruz” anlayışı hakimse, o zaman da geçmişte partiden ayrılanlara, başka partilere geçenlere, özellikle AK Parti’ye katılan milletvekillerine, belediye başkanlarına ve partililere kızmanın da çok anlamı kalmıyor.

Çünkü son birkaç gündür yaşananlar bize şunu gösterdi:
Türkiye’de birçok insan aslında partiye değil, kişiye bağlı siyaset yapıyormuş…

O halde geçmişte CHP’den ayrılan isimlere “hain”, “dava satıcısı” demeden önce biraz durup düşünmek gerekmiyor mu?
Belki de o insanlar, parti içindeki kişiler nedeniyle siyaset yapamaz, yaptırtılmaz hale geldikleri için başka yollar seçtiler.
Belki de onların tercihini sadece “ihanet” diye okumak kolaycılık olmadı mı?
CHP içerisinde yaşanan tartışmalar, geçmişte yaşanan ayrılıkları yeniden değerlendirmeyi zorunlu hale getirmiyor mu?

ÖZGÜR ÖZEL VE KRİZ MESELESİ
Son günlerde yaşanan tabloya bakıldığında, en çok tartışılan konulardan biri de Özgür Özel ve ekibinin neden bu kadar sert ve kontrolsüz hızlı bir kriz yönetimi refleksi gösterdiği konusudur.
Bu kadar yüksek tansiyonlu bir sürecin neden bu ölçekte sertlikte yönetilmesi kamuoyunda ciddi bir soru işareti oluşturmaktadır.
Eğer Kemal Kılıçdaroğlu, mevcut süreçte olağanüstü kurultay çağrısı yapmazsa, CHP tüzüğü çerçevesinde bu süreç yine de farklı yollarla işletilebilmektedir.
Parti içi mekanizmalar, sadece genel başkanın inisiyatifine bağlı değildir.

CHP'DE OLAĞANÜSTÜ KURULTAY HANGİ ŞARTLARDA TOPLANIR?
CHP Tüzüğü’ne göre olağanüstü kurultay üç yolla toplanabilir:
A) Genel Başkan çağrısı
Genel Başkan doğrudan olağanüstü kurultayı çağırabilir.

B) Parti Meclisi (PM) kararı
Parti Meclisi karar alırsa kurultay toplanır.

C) Delegelerin imza ile çağrısı (kritik nokta)
En önemli mekanizma budur:
Kurultay üye tamsayısının en az 1/5’i (yüzde 20’si) imza verirse (2025 kurultay delegasyonuna göre yaklaşık 278 delege imza verirse kurultay, 693 delege ile seçime gidilir.),
noter onaylı imza ile
15 gün içinde başvuru yapılması şartıyla
olağanüstü kurultay süreci işletilebilir.

Bu çerçeveden bakıldığında, kurultay sürecinin yalnızca tek bir siyasi iradeye bağlı olmadığı, parti içi demokratik mekanizmalarla da harekete geçirilebildiği açıktır.
Neden bu yöntemleri hızlıca devriye sokmadılar da, bu kadar kötü bir görüntü çizdiler?
Öte yandan bu sürece Aydın özelinden bakarsak…
CHP’nin bugün Özlem Çerçioğlu, Osman Yıldırımkaya ya da Malik Ercan hakkında ağır sözler söylemesi de kendi içinde büyük bir çelişki oluşturdu.
Çünkü yıllardır parti içerisinde kişiler üzerinden yürüyen siyaset anlayışından rahatsız olanların bugün gelinen noktada farklı tavırlar geliştirmesi şimdi çok daha anlaşılır hale geliyor.
Dün yaşananlara bakarsak onların yaptıkları ve aldıkları kararda çok haklılarmış…
Eğer bugün çıkıp,
“Hayır, kişiler değil parti önemlidir” deniliyorsa, bunun samimiyet testi bellidir.
O zaman herkes Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını kabul edecek…
Mahkeme kararına uyacak…
Kişilere göre değil, partiye göre hareket edilecek…
Olağanüstü kongre için gerekli çalışmaları yaparak resmi talepte bulunacak.
Ama bunu yapmayıp, bir yandan “parti disiplini” söylemi kullanırken diğer yandan yalnızca kendi istediği isimlerin yanında saf tutuluyorsa, işte o zaman CHP’nin yıllardır eleştirdiği “kişi siyaseti”nin tam ortasında olduğu gerçeği inkâr edilemez.
Dün CHP’de yaşanan kriz, aslında bir hukuk krizinden çok bir samimiyet krizidir.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Partinin adamı olmak mı zor, yoksa kişinin adamı olmamak mı?