Tefekkür hayatımızın açmazlarından ve Türk aydınını sınıflandıran bir kelime, muhafazakârlık.  Muhafazakârlık, bir algılayış biçimidir. Hayata bakışın aydın zihnindeki yansımasıdır. Ve, Türk aydınının nasıl paralandığına da delâlet eder. Bu, muhafazakâr telâkkîye bakış açısında, Doğu-Batı tezatlığının nasıl ortaya çıktığını görmek mümkündür. Muhafazakârlığı, geriye dönüş olarak kabul etmek, batının muhafazakâr felsefesini ana merkez yapmış  bazı batıcı aydınlar, yerli olanı daima dışlayan bir fikre sahip olmuşlardır. Batının muhafazakârlık anlayışının temeli olan skolastizme dönüş veyahut da, bu felsefenin fikrî vizyonunu kendine  amaç edinen batı aydının tepkisiyle, kendini bir tutarak olaya genel bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Bizdeki muhafazakârlığın, kendi beyinlerindeki “öcülere” dönüşebileceği  korkusuyla; batının şartları gereği temel felsefesi haline gelen Aydınlanma’ cılık anlayışını ana gaye olarak görmüşlerdir. Muhafazakârlık mefhumu, zihinlerinde mürteciliği çağrıştırmıştır. Zira böyle bir fikrî hareketle Avrupalılaşılacağını düşünmüşlerdir. Geçmişin izlerini silinmesine yönelik her oluşumu destekleyen bu gibi aydınların aslında fikrî arka plânında yatan şeyin, maziyi red ile geleceğe bakmanın mümkün olabileceğini düşünmeleridir. Tarihdeki medeniyetin bize ait olmadığını, farklı medeniyetlerin bir dayatması olduğu şeklindeki  “aydınlanmacı” fikir  yapılarına devletin en mühim organlarını da alet etmişlerdir. Kendileriyle aynı fikirde olduğu şayiasınıa daima diri tutmuşlardır. Belki bazı fikirdaşları bulunmuş olabilir, ama bütünü temsil edemeyeceği de bir gerçektir. Muhafazakârlığın gericilik olmadığı, sadece millete ait ne varsa geleceğe taşımak kaygısı yattığını, kutsal kabul edilen bütün değerleri sahiplenmek, mürtecilik olmasa gerektir. Taassubun muhafazası değil, taassuptan kurtularak, istikbali köklü maziyle beraber inşa etmenin telaşı ve tefekkür hayatının  mücadelesi vardır. Kadim geçmişi tecditle ebedi geleceğe taşımanın fikri temeli bu anlayışta yatar. Muhafazakârlık, eğer geleceği takoz koyarak tıkıyorsa, bu muhafazakârlık değildir. Böyle bir düşüncenin savunucuları, yine modernleşmenin mahsulü olan mutaassıplardır. Böyle bir anlayışla dünya siyasetini takip edenlerin Avrupa’nın muhazakârlığına tamah etmeleri tabiidir. Bir ınkılâbın hakiki mânâda muvaffakiyeti muhafazakârlığı tam olarak kabulüne bağlıdır. Bu taktirde başarılı dönüşün olabilmesi için  inkılâba maya olacak “şey”lerin muhafazası çok önemlidir. Sahih olanların, muharref olanlardan tefrik ederek geleceğe arz etmenin yegâne yolu da budur. Peyami Safa, muhafazakârlık ve ınkılabı mukayese ederek, muhazafakârlığı mürtecilik olmadığını farklı bir karşılaştırma ile metodu ile dile getirilmiş. Peyami Safa şöyle diyor: “Her millet inkılâbını kendine göre yapar. Türkler asker bir millettir. İnkılâplarını ordu  yapmıştır ve askerce yapmıştır.1908 Meşrutiyet  inkılâbı,1923 Cumhuriyet inkılâbı, 1960 Milliyet ve Hürriyet ınkılâbı ordunun eserleridir. Her memlekette ordu muhafazakârdır. Çünkü, evvelâ vatanı muhafaza eder ve onunla birlikte milletin bütün tarihini, bütün  canlı geleneklerini, kültür hazinesini ve manevi değerlerini muhafaza ettiğinin yüksek şuuruna sahiptir. Fakat bu şuur onun inkılâpçılık ruhunu dondurmaz, bilakis tarih  köklerine bağlar, üreticilik hamlesini hızlandırır. Sathi bir bakışa mütenakız görünen bu iki vasıf, muhafazakârlık inkılâpçılık birbirinin tamamlayıcısıdır. Her canlı varlık, var olabilmek için  hem kendi özüne sadık kalmaya, hem de değişmeye mahkûmdur. Büyük milletlerin hepsi, aynı zamanda muhafazakâr ve inkılâpçıdırlar. Başta Almanya, İngiltere, hemen bütün Avrupa. Mürteci, muhafazakârın soysuzlaşmış tipidir. Geçmişi geleceğe bağlayan köprüyü geçmek istemez, ona arkasını döner ve zamanın tek buudu  içinde kakılıp kalır. Muhafazakâr bu  köprüyü kurar ve üstünden geçer. Bir ayağı geçmişte olmayan bir köprünün  geleceğe kurulamayacağını bilir. Zengin bir tarih şuuruna sahiptir, geleceğin geçmişten  doğduğunu bilir, geçmişle ilgisini kesen devrimbazdan ayrılır. Devrimci değildir, İnkılâpçıdır. Devirmez, üretir, geçmişin  temelleri üzerine geleceğin çatısını kurar, Bu temellerden mahrum devrimler yıkılmaya mahkumdur, geçmişe sırtını  çeviren  devrimbazla geleceğe sırtını çeviren mürteci, zihin yapısı bakımından, aynı adamdır, zamanın üç buudunu  kavrayamaz, içinde yaşadığı  halin öncesiyle sonrası arasındaki münasebetin  idraksızlığı içindedir. Zamanın  üç buudunu kavrayan muhafazakâr, milletin  ruhu gibi, ebedilik plânındadır. Düşüncesi, mürtecininki gibi  yalnız geçmişe, devrimbazınki gibi yalnız  geçiciye saplı değildir. Ebediliğin  prensiplerine, olmuş olanla olacak olanın arasındaki sonsuz münasebetin idrakine bağlıdır. Her inkılâp yıkıcı olduğu nispette yapıcı olduğu için, dünden aldığını yarına ödemek zorundadır.Bu borcu ödemeden  tarihin sahnesinden çekilemez.Yalnız yıkmakla kalan ve tarihe borcunu ödemekten kaçan  bir ınkılâp yarım kalmıştır ve onu tamamlayacak yeni bir inkılaba gebedir.Mefhum kalıpları içinde  kalan,bunları  doldurmayan, kelimeci inkılâplar, sözde inkılâplardır. Romantiktirler, hayal ,dilek,nümayiş ve nutuk safhasında kalırlar. Romantik devreden realist devreye, imha safhasından inşa safhasına geçemezler. Yıkanlar yapmak ödevini üzerlerine almışlardır. Bu, yalnız dilekse yasa şekli veren hukuki bir inşa değildir. Topyekün bir devleti temelinden çatısına kadar duran bir madde ve manâ yapısıdır. Şairin ve hukukunun  kifayetsiz ellerine  bırakılamaz. Bütün tarih ve manevi değerler hazinesiyle, bütün mülki ve idari teşkilat bünyesiyle bütün dinî, ahlâkî ve millî temelleriyle toptan bir inşadır. 1960 inkılâbı yıkmaktaki dehasını  yapmakta da göstermeye davetlidir. Herkes kabul eder ki, ikincisi birincisi kadar süratle gerçekleştirilemez. İnşası gereken bina bir gecekondu devleti değildir. Yalnız plânı üzerinde bile, inkılâp mimarlarıyla bütün Türk düşünürlerinin uzun işbirliği şarttır. Dava muazzam bir hareketi bir iki siyasi partiye acele devir ve teslim etmek değildir. Dava Türkiye’nin yeniden inşasıdır” (Nakleden, Muhiddin Nalbantoğlu, Yeniçağ Gazetesi,4.7.2004).