*** Ortaokulda Fen bilgisi dersi öğretmenimiz vardı. Neredeyse dersin yarısını Japon hayranlığını belirterek geçirirdi. Japonların çalışkanlığını her ders, “ders” niyetiyle anlatırdı (1986 yılları). Bu hatıramı niçin naklettim? Sebebi aşağıda daha sarih anlaşılacaktır. *** Nazi Almanyası tarafından Yahudilere uyguladığı iddia edilen soykırımı, bütün dünya biliyor. 1941 de Soykırım, etnik temizlik, tehcir, katliam uygulanan topluluklar Yahudiler, Slavlar, Romanlar, eşcinseller, engelli siviller, esirler ve siyasi muhalifler olarak tarihe geçmesine rağmen bütün dünya Holokost deyince Yahudi soykırımı iddiasını bilir. Akla ilk sürate eden fiili durum budur. Bakınız “sanal medyaya”, karşınıza bu çıkar. TRT AVAZ’da, Şehir Belgeseli: Berlin adıyla 4 Şubat 2022 tarihinde yayımlanan bir belgeselde, saat 10: 25’te Türkçeyi zor konuşan Alman sunucu, Holokost anıtını “6 milyon Yahudinin katledildiği Soykırım Müzesi” diye tanıtması, ve bunu Türk Devletinin kanalında yapması dikkat çekici değil mi? Bu ve benzeri filmler, belgeseller hiç mi kontrolden geçmez? Hatta bu sene Türkiye, İsrail ile ilişkileri geliştirme adına 27 Ocak 2022, Uluslararası Holokost Anma Gününü kutladı. Ve şöyle denildi: “Uluslararası Holokost Anma Günü vesileyle, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistematik bir şekilde katledilen, Yahudiler, Romanlar, engelliler ile hedef alınan azınlık ve gruplara mensup milyonlarca insanı saygıyla anıyoruz.” Diğer ırkların ya da toplulukların uğradığı etnik temizlikten, tehcirden kimsenin haberi yok. Zira bu kurbanlar, Yahudi değil. Yahudiler dünyadaki güçlerini kullanarak Holokost’u Yahudi Soykırımı olarak bütün cihana tanıttı. *** Peki, Unit 731 ne ola ki? Böylesi sualleri duyar gibiyim. İşte anlatmak istediğimiz husus da burası. Vahşice öldürülen kurbanlar Yahudi olmadıkları için Unit 731’ kimse bilmez. Sahip çıkanı yok. Filmi de yapılmadı. Dünyaya duyurulamadı. Mesele mağduriyet olunca biz de konuya bu cepheden ele aldık. Ama şimdi mağdur olanlar zalimler, Doğu Türkistan Türklüğüne aynı muameleyi tatbik ediyor. Ama bu başka bir bahis. *** 1 Mart 1932 ile 18 Ağustos 1945 tarihleri bilim tarihi adına utanç verici bir dönemin adıdır aslında. Bu tarihte “bilim” adına vahşet işlendi. Gerçek Hayat dergisinden gazeteci Bülent Tokgöz’ün ifadesiyle “Auswhwitz’in bile onun yanında tatil köyü kaldığı işkencehane” den bahsediyoruz. Japon İmparatorluğu’nun askeri polis birimin hizmetine sunulan bu merkezin resmi adı: Salgın Hastalıkları Önleme ve Su Arıtma Merkezi. Yer: Çin’in kuzeydoğusundaki Mançurya’nın Harbin şehri. Genişçe bir arazi üstüne kurulan merkezin başına Kyoto Üniversitesi mezunu mikrobiyolog ve cerrah General Shiro Ishii getirildi. Hayvan deneyleri üzerine ihtisaslaşmış 300 Japon bilim adamının hizmetine sunulmuştur! Merkezin kuruluş mantığı çok basit: “Esirler düşmandı ve neticede ölümle cezalandırılacaklardı. Bu esnada tıbbın ilerlemesine katkıda bulunacakları için bunun onurlu bir ölüm olacağını düşünüyorlardı.” Bahsi geçen merkezdeki insanlara kobay gözüyle bakılmıyor, maruta denilen Türkçe karşılığı kütük olan insanlar yığını olarak kabul ediliyordu. Buradaki insanların çok büyük bir bölümü Çinli ve Koreli, gere kalanı ise Rus ve az bir kısmı da Batılıydı. Kütükler 4-5 hafta içinde ölüyor ya da intihar ediyorlardı. Ama her hâlükârda birer kütük gibi yakılıyorlardı. Çevrede yaşayanların içeride ne olduğuna dair en küçük bir fikirleri yoktu. Vagonlar dolusu insanın içeriye girip dışarıya çıkan vagonların boş olmasından başka. Burada deney adı altında akıl almaz cinayetler işleniyordu hâlbuki. Deney adı altında neler yapılıyordu meselâ? Diri diri gömmeler. Dondurmalar, anestezisiz diri kesimler, göz çıkarıp karın deşmeler, bomba ve mermileri vücutta denemeler, aç susuz bırakıp nasıl tepki vereceklerini tespit etmek vs vs… Dahası… Beyin gibi organlardan parçalar kesilip vücudun cevabını incelemeler… Kaç derecelik ısıya ne kadar dayandığı, anne ile bebeği aynı odaya koyup zeminden ısı vererek annenin bebeğini ayakları altına alıp alamayacağını test etmek… Frengi gibi zührevi hastalıkları aşılama adı altında bulaştırıp diğer mahkûmlarla beraberliğe zorlamak… Frengili annenin rahmini diri diri deşip ceninini incelemek; hep “kutsal bilim” adınaydı. Tecavüzler sırdan olaylardandı. Doğan bebekler kobay olarak kullanılıyordu. Tabi ki insanlık için. General Ishii “bilimsel gerçeklik” adına üretilen mikropları yakın köylere bulaştırıyordu. Şarbon, tifo, kolera bulaştırılmış yiyecekler kıyafetler pireler alçaktan uçaklarla Çin yerleşim alanlarına atılıyordu. Amaç belli: Ürettikleri mikropları daha yakından gözlemleyebilmek… General Ishii “deneyleri” çok iyi bir amaç için gerçekleştiriyordu! Bilime hizmet etmek. Bu hizmetin karşılığı elbette olacaktı. Japon Ordusu’na hizmet veren bir bilim merkezi. Japonya savaşı kaybedince galip devletler ganimetin üstüne oturdular. Savaş kazandılar ya... Unit 731 de savaş ganimetiydi. Öyle de oldu. Başta ABD olmak üzere galip gelen devletler tarafından bu cinnet kampının üstü örtüldü. ABD’li General MacArthur tarafından 731. Birimin bilim adamlarına dokunulmazlık verildi! Bu bilim adamları! ABD sağlık sektöründe ve bilim akademilerinde çok önemli konumlara getirildiler. ABD tarafından başka ülke masumlarını canice katletmek için. Sadece ABD değil Ruslar da kendi saflarına geçen Unit 731 üyelerine e dokunulmazlık verdiler. Niçin? Tabi ki insanlık için. Kutsal bir amaç uğruna. Pekiyi Japonya bu birimi kabul etti mi? Ne red ne de kabul yoluna gitti. Kendi ülke vatandaşlarını Pearl Harbor atom bombası hikâyeleri ile Unit 731’i unutturdu. Çalışkan Japon halkı robot üretip dünyanın gözünü teknoloji ile boyayınca konu kapandı. General Shiro Ishii’ye ne oldu? 1959’da 67 yaşında gırtlak kanserinden ölünceye kadar kendi kliniğini işletti ve ölünceye kadar kimseye hesap vermedi. Şaşalı bir hayat içinde… Her zaman olduğu gibi olan, hep masumlara oldu. Maalesef olmaya da devam ediyor.