Bir insan iyi biri olabilir.
Dürüst olabilir.
Size değer veriyor olabilir.
Hatta sizi seviyor da olabilir.
Ama yine de size iyi gelmeyebilir.
Hiçbir insan bir başkasının hayatının merkezi olacak kadar güçlü değildir.
Hayatın bazı dönemleri vardır; insan bir ilişkinin içinde olduğunu sanır ama aslında o ilişkiyle birlikte başka şeylere de tutunmaktadır. Bazen bir insana, bazen bir hayale, bazen de huzurlu bir yaşama... İşte tam da bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Bir ilişkiyi mi seviyorum, yoksa ona mı tutunuyorum? Bu sorunun cevabı çoğu zaman ilk bakışta verilmez. Çünkü sevgi ile tutunmak birbirine çok benzer görünür. İkisi de özlem içerir, ikisi de emek ister, ikisi de vazgeçmeyi zorlaştırır. Ancak aralarında çok önemli bir fark vardır.
Sevgi, özgür bırakır.
Tutunmak ise korkutur.
Sevdiğiniz bir insanın yanında kendiniz olmaya devam edebilirsiniz. Hayatınızın diğer renkleri solmaz. Dostlarınızla gülersiniz, yeni şeyler öğrenirsiniz, geleceğe dair planlar yaparsınız. Sevdiğiniz insan hayatınızın önemli bir parçasıdır ama tamamı değildir.
Tutunmak ise farklıdır.
Tutunduğunuz insan yavaş yavaş hayatınızın merkezine yerleşir. Gününüz onun sesiyle aydınlanır, sessizliğiyle kararır. Attığı mesaj ruh halinizi değiştirir, ilgisizliği bütün enerjinizi alıp götürür. Bir süre sonra farkında olmadan yaşamınızın direksiyonunu kendi ellerinizden alır ve onun davranışlarına teslim edersiniz.
Çünkü artık sevginin içine korku karışmıştır.
Hayal kırıklığına uğrama korkusu...
İnsan bazen karşısındaki kişiye değil, onun temsil ettiği şeye bağlanır. Bir düzene, bir güven hissine, artık yıkılmasını istemediği bir hayale... Yorgun insan limana, denizden daha fazla bağlanır. Fakat hayatın en acı gerçeklerinden biri şudur:
Bir insan iyi biri olabilir. Dürüst olabilir. Size değer veriyor olabilir. Hatta sizi seviyor da olabilir. Ama yine de size iyi gelmeyebilir. Çünkü sevgi her zaman yeterli değildir.
Bazı insanlar aynı dili konuşur ama aynı duyguyu yaşayamaz.
Bazıları aynı yolda yürür ama aynı manzaraya bakmaz. Bazı ilişkilerde taraflardan biri anlaşılmak, duyulmak ve duygusal yakınlık isterken diğer taraf bunu doğal olarak veremez. Belki istemediği için değil, kapasitesi o kadar olduğu için. İşte bu noktada ilişki bir mücadeleye dönüşür. Bir taraf daha fazla anlatır, daha fazla çabalar, daha fazla görünmek ister. Karşılığında beklediği ilgiyi bulamayınca da kırgınlık büyümeye başlar. Aslında insanı en çok yoran şey de tam olarak budur.
Emeğin görülmemesi.
Çünkü yanlış anlaşılmak gelip geçici bir üzüntü yaratabilir. Ancak görülmeyen emek, zamanla insanın içinde biriken sessiz bir kırgınlığa dönüşür. Verilen destekler, yapılan fedakârlıklar, gösterilen anlayış fark edilmediğinde kişi kendisini değersiz hissetmeye başlar.
Bir süre sonra kişi kendisini şu sorunun etrafında dönüp dururken bulur:
"Beni gerçekten görüyor mu?"
Bu soru cevapsız kaldıkça sevgi yerini yorgunluğa bırakır. Çünkü insan sevdiği kişi için çok şey yapabilir ama kendi varlığını sürekli ispatlamak zorunda kaldığı bir yerde huzur bulamaz. Oysa hayat yalnızca bir ilişkiden ibaret değildir. Bir insanın içinde gerçekleştirmeyi bekleyen hayaller vardır.
Kurulacak düzenler...
Yazılacak hikâyeler...
Henüz tanışılmamış insanlar...
Ve yaşanmayı bekleyen koca bir hayat...
Kimsenin bir başkasının ne kadar ilgi göstereceğini kontrol etme gücü yoktur. Ancak kendi hayatını nasıl yaşayacağını belirleme gücü her zaman vardır. Belki de bu yüzden ilişkilerde sorulması gereken en dürüst soru şudur:
"Eğer bu ilişki yıllarca tam da bugünkü haliyle devam etseydi, yine de mutlu olur muydum?" Bu soruya verilen cevap çoğu zaman sevginin değil, gerçeğin cevabıdır.
Sevmek bazen kalmak demektir.
Tutunmak ise çoğu zaman korkmaktır. Ve insan ancak bu ikisinin farkını anlayabildiğinde hem ilişkilerine hem de kendisine daha adil davranmayı öğrenir. Çünkü bir ilişkiyi sevmek ile ona tutunmak aynı şey değildir.
Bazen sevgi kalır. Ama insan, tutunduğu şeyi bırakmayı öğrenmek zorunda kalır.
Ve insanın kendisine verebileceği en büyük hediye, bir gün bu ikisinin arasındaki farkı anlayabilmesidir. Belki de gerçek mutluluk, bir başkasının kalbinde yer bulduğumuz gün değil; kendi hayatımızın merkezine yeniden dönebildiğimiz gün başlar.