“Ruhunu yitirmiş bu çağın vebası düşünememek değil, hissedememektir.” Dostoyevski.
Bugün çağımızın en büyük yoksulluğu bilgi eksikliği değil. Her şey elimizin altında. Bir tıkla öğreniyoruz, bir kaydırmayla unutuyoruz. Ama asıl kaybettiğimiz şey ne akıl ne de hafıza… Kaybettiğimiz şey hissetme yetimiz.
Artık kimse gerçekten sevinmiyor, gerçekten üzülmüyor, gerçekten dinlemiyor. Tepkilerimiz var ama duygularımız yok. Cümlelerimiz var ama temasımız yok.
Garip bir çağdayız.
Herkes konuşuyor, kimse anlaşılmıyor.
Oysa hisler, insan olmanın en kırılgan ama en hakiki tarafı. Kendi içimizde bile çözmekte zorlandığımız bu karmaşık dünyayı bir de başkasında anlamaya çalışıyoruz. Empati dediğimiz şey tam da burada başlıyor. Zor, yorucu ama insani.
Belki de insanlık dediğimiz şey tam olarak bu:
“Ben seni hissedebiliyor muyum?” sorusu.
Bir çiçek çok güzel açtığında “yerini sevdi” deriz.
Toprağıyla barışmıştır, güneş tam üstüne düşmüştür, rüzgâr artık sert değildir.
İnsan da böyledir aslında.
Herkes her yerde açmaz.
Herkes her kalpte büyümez.
Herkes her şehirde huzur bulmaz.
Çünkü huzur bir mekân değil, bir karşılanma biçimidir.
Bizi bir yer değil, bir bakış iyileştirir.
Bir cümle, bir ses tonu, bir “seni anlıyorum”…
İnsan, anlaşıldığı yerde yeşerir.
Anlatmak için çabalamadığı yerde kök salar.
Bugün iletişim kuramıyoruz çünkü dinlemiyoruz. Dinliyor gibi yapıyoruz. Cevap vermek için bekliyoruz, anlamak için değil. Herkes kendi derdini anlatma telaşında, kimse karşısındakinin yükünü hafifletmiyor.
Sonra da “kimse beni anlamıyor” diyoruz.
Belki sorun çağda değil, hızda.
Yavaşlamayı unuttuk.
Birine gerçekten bakmayı, göz temasını, samimi bir “nasılsın?”ı…
Küçük ama güçlü birkaç şey var aslında:
* İnsanları yarım kulak değil, tüm kalbinle dinlemek
* Hemen yargılamak yerine “neden böyle hissediyor?” diye sormak
* Mesaj atmak yerine bazen sesini duyurmak
* Ve en önemlisi, hissetmekten korkmamak
Çünkü hissetmek zayıflık değil, insanlıktır.
İnsan hissederse düşünür, düşünürse hisseder.
Nasıl karşılanırsan ona dönüşürsün.
Gülücükle karşılandığın bir sohbette tebessüm edersin.
Soğukluk gördüğün yerde içine kapanırsın.
Bu yüzden belki de dünyayı değiştirmek büyük cümlelerle değil, küçük sıcaklıklarla mümkün.
Biraz daha anlayarak.
Biraz daha hissederek.
Biraz daha insan olarak.
Çünkü çağın asıl hastalığı düşünememek değil…
Hissedememek.