Her sabah güneş doğmadan nereye koşuyoruz?
Her akşam elimizde eksilmeyen bir ekmek poşetiyle neye yetişmeye çalışıyoruz?

Sözüm ailelere değil; evinde kendisini bekleyen canından bir parça olanlar elbette koşsun. Ben de aynı durumda olsam hayatı koşa koşa yaşardım. Ama kapıyı açtığında ardında bomboş bir evin olduğunu bilenler… Onlar nereye yetişiyor?

Sokaklara bakıyorum.
Suratlar bir mahkeme duvarı gibi.
Ayaklar telaş içinde, kaşlar sürekli çatık.

Ülke diyoruz, ekonomi diyoruz, hayat zor diyoruz. Sevdiğimiz bizi sevmiyor, işler yolunda gitmiyor diyoruz. Haksız mıyız? Değiliz. Gerçekten de hiçbir şey iyiye gidiyor gibi görünmüyor.
Ama asıl soruyu sormayı ihmal ediyoruz: Biz nereye gidiyoruz?

Her şey kötüye gidiyor diye gülümsemelerimiz neden yok oluyor? Masum ve çıkarsız selamlarımızı kime saklıyoruz? Ne zaman olmayanlar, olacakların önüne geçti? Gökyüzü hâlâ yerinde değil mi o eşsiz maviliğiyle?

Turgut Uyar’ın dediği gibi:
“İkimiz birden sevinebiliriz, gökyüzüne bakalım.”

Hayatta en önemli olan nedir diye sorarsanız, cevabım net: An.
Şu an.
Çünkü ne geçmişe dönebiliriz ne de geleceği bilebiliriz.

Saçını yeni fönletmiş bir kızın gününde bir anda yağmur başlayabilir.
İşe geç kalmış bir baba, evden çıkmadan önce çocuğundan “seni seviyorum” sözünü duyabilir.
Son kez görüşen iki âşık, farkında olmadan uzun uzun ve şefkatle bakmış olabilir birbirine.

Kelebeğin Rüyası filminde geçen bir cümle vardır:
“İnsanoğlu hocam, iyi davranılınca çabuk unutuyor.”
Ne kadar da tanıdık, ne kadar da doğru.

Oysa bir kelebeğin kanat çırpışı bile başka bir yerde fırtınaya sebep olabiliyorsa; bizim bir gülümsememiz, bir selamımız, bir dokunuşumuz da bir hayatı değiştirebilir.

Gülümseyelim mesela…
Ne kaybederiz bilmiyorum ama çok şey kazandırabiliriz.
Bir insana hayat sevinci verebiliriz.
Bir çocuğun başını okşar, onu iyiye inandırabiliriz.
Bir selamla, unuttuğumuz iletişimi hatırlatabiliriz.

Hani şu artık çoğu zaman sadece çıkar uğruna kullanılan ama aslında bizi insan yapan iletişimi…

Hırslarımız ve öfkemiz bir süreliğine raflarda tozlansın. Çünkü biz, hayattaki en önemli şeyi kaçırıyoruz: anı.

Mevlana ne güzel söylemiş:
“Ne geçmiş var, ne gelecek. Ne geçmişe bakıp üzül, ne de geleceğe bakıp tasalan. İçinde bulunduğun anı yaşa; çünkü o an varsın.”

Sevgilerimiz, hislerimiz üvey olmasın. Olması gerektiği için değil, yaşamak istediğimiz için hissedelim. Sabah güneş doğduğunda derin bir nefes alalım ve öyle yürüyelim hayata.

İnanıyorum; bir insan buna gerçekten inandığında çok şey değişir. Korktuğumuz, bitti sandığımız tüm değerler işte o zaman yerini ve özünü bulur.

Belki de mesele nereye yetiştiğimiz değil…
Kendimize ne kadar geç kaldığımızdır.