Her sabah yeni bir haberle uyanıyoruz. Bir cinayet, bir şiddet olayı, bir hayatın yarım kalışı… Artık sadece sayılar konuşuluyor; isimler, hikâyeler, geride kalanlar ise çoğu zaman sessizliğe gömülüyor. Oysa her biri bir hayat, bir umut, bir aile demek. Peki ne oldu da bu ülkede insan canına kıymak bu kadar kolay hale geldi?

Öfkemiz büyüdü. Tahammülümüz küçüldü. En küçük tartışmaların bile ölümle sonuçlanabildiği bir toplum haline geldik. Trafikte, sokakta, evde… İnsanlar artık konuşarak değil, saldırarak “çözüm” arıyor. Şiddet, bir refleks haline geliyor.

Cezasızlık algısı ise bu tablonun en tehlikeli parçası. Suç işleyenlerin yeterince caydırıcı cezalar almadığına dair yaygın inanç, suç işlemeyi psikolojik olarak kolaylaştırıyor. “Nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesi, vicdanın önüne geçiyor. Oysa adalet, sadece tecelli etmekle kalmamalı; hissedilmelidir de.

Bir diğer gerçek ise toplumsal çürüme. Empati kurmayı unuttuk. Karşımızdakini bir insan olarak değil, bir engel, bir düşman olarak görmeye başladık. Sosyal medyada kullanılan dil, gündelik hayata da sirayet etti. Hakaret, tehdit ve nefret normalleşti. Bu dilin sokağa yansıması ise kaçınılmaz oldu.

Eğitim sistemimiz de bu sorunun dışında değil. Çocuklara matematik, fen öğretiyoruz ama öfke kontrolünü, empatiyi, birlikte yaşamayı yeterince anlatabiliyor muyuz? Şiddetin panzehiri sadece yasa değil, aynı zamanda bilinçtir.

Medyanın rolü de tartışılmalı. Şiddet haberleri çoğu zaman sansasyonel bir dille sunuluyor. Olayın kendisi kadar, hatta bazen daha fazla dikkat çeken detaylar öne çıkarılıyor. Bu durum, şiddeti sıradanlaştırma riskini beraberinde getiriyor.

Ve belki de en önemlisi: Sessiz kalıyoruz. Her olaydan sonra kısa süreli bir öfke, ardından derin bir unutkanlık… Oysa değişim, ancak sürekli bir toplumsal tepkiyle mümkün.

İnsan canı bu kadar ucuz olmamalı. Bir öfke anına, bir tartışmaya, bir anlık kontrol kaybına sığdırılamayacak kadar değerli. Bu ülke, şiddetin değil vicdanın sesiyle anılmalı.

Soru şu: Daha kaç hayat yarım kalacak?

Cevap ise hepimizin elinde…