Her yıl 1 Mayıs geldiğinde meydanlar doluyor, sloganlar yükseliyor, “emek en yüce değerdir” deniliyor. Peki gerçekten öyle mi? Aynı ülkede, aynı saatlerde, aynı yorgunlukla çalışan insanların emeği neden farklı tartılıyor?
Bir tarafta “memur” var. Maaşı belli, güvencesi yerinde, sosyal hakları tanımlı. Diğer tarafta “çalışan” var; yani işçi, emekçi, özel sektörün görünmeyen kahramanı. Aynı sıcakta ter döküyor, aynı streste çalışıyor, belki daha fazla risk alıyor ama karşılığı çoğu zaman daha az, daha belirsiz.
Sorulması gereken soru basit: Emek eşitse, karşılığı neden eşit değil?
Memurun ay sonunu düşünme şekli ile asgari ücretle çalışan bir işçinin ay sonu kaygısı aynı değil. Biri plan yapabiliyor, diğeri günü kurtarmaya çalışıyor. Biri izin hakkını kullanabiliyor, diğeri “işten çıkarılır mıyım?” korkusuyla ses çıkaramıyor. Bu fark sadece ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eşitsizlik.
Elbette mesele memur olmak ya da olmamak değil. Mesele, emeğin değerinin statüye göre değişmesi. Aynı ülkenin vatandaşı olan insanların, sırf çalıştıkları alan farklı diye farklı muamele görmesi.
1 Mayıs’ın ruhu sadece kutlamak değil, sorgulamaktır. Gerçekten adil bir sistemde mi yaşıyoruz? Çalışan herkes emeğinin karşılığını alabiliyor mu? Yoksa bazı emekler daha mı “değerli” sayılıyor?
Eğer bir ülkede çalışanlar arasında bu kadar keskin farklar varsa, orada sadece ekonomik değil, vicdani bir sorun da vardır.
1 Mayıs, sadece pankart taşımak değil, bu sorularla yüzleşme günüdür. Çünkü alın terinin rengi aynıdır. Ve hiçbir emek, diğerinden daha değersiz değildir.