Lisenin kalabalık koridorunda başında kavak yelleri esen bir genç, Selim… Daha 17’sinde. Uçarı ve heyecanlı, her şeyi yapabilecek güçte sanıyor kendini. Öyle ateşli, yüreği kıpır kıpır… Bir kız var. Hep gördüğü ama hiç görmediği. İşte, anca farkına vardığı o kız; sınıfın en güzeli, en çalışkanı, en başarılısı. Orada öğrencilerin arasında. O kızda bir şey var. Başka kimseye benzemeyen, kimsede görmediği bir şey. Onu görünce neden bu kadar heyecanlanıyor. Adeta dili damağı kuruyor, eli ayağına dolaşıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Kalbi sanki yerinden çıkacak. Bu, bu hissettiği aşk mı yoksa? Mutlaka konuşmalı onunla. Ama nasıl?
Leyla ve Selim…
Leyla çok disiplinli bir albayın kızıdır. Babası, Leyla’yı asker titizliği ile büyütmüştür. Her şeyi ile mükemmel! Kusursuz bir öğrenci. Oysa Selim öyle mi? Ruhunda fırtınalar kopuyor. Nereye savrulacağı belirsiz. Rotası şaşmış bir gemi gibi adeta. Kalbi bu sefer yolunu buldu sanırım. Leyla onun gönlünün limanı olacak biliyor, hissediyor. Inun peşini bırakmamaya kararlı genç delikanlı. Leyla ve Selim aynı liseden ve üniversiteden mezun olur. İki aşık genç üniversiteyi bitirince ailelerin de onayı ile hemen evlenir. Mutlu yuvalarına kavuşurlar. Kısa bir zaman sonra evlerinin mutluluğu, bir altın top ile daha da katlanır. Minik Zeynep yuvalarının neşesi olur. Ama mutlu günlerin sonu uzak değildir.
Kabus gibi bir gece…
1970’lerin başı. Ülkede politik çalkantılar doruk noktasında, polisler askerler sokaklarda kol geziyor. Kimi şüpheli görseler içeri alıyor. Sağ-sol çatışmaları, öğrenci olayları daha birçok eylem yaşanıyor ülkenin her yerinde. Selim gibi kara düzene, haksızlığı adaletsizliğe karşı duran özgürlükçü “okuyan ve düşünen” gençler birer birer içeri alınıyor. 12 Mart 1971… İşte kara gece geldi çattı. Sanki kapıya baltayla vuruluyordu. Selim ve Leyla’nın hep korktuğu ama hiçbir zaman dillendir(e)medikleri an gelmişti. Keşke zamanı durdurmak mümkün olsaydı. Keşke, dünyanın hiç bilmedikleri bir yerinde Zeynep’i ve Leyla’sı ile Selim huzurla yaşasalardı. Çünkü bu ülkede artık insanca yaşamak mümkün değildi. Baskı ve eziyet insanları ölmekten beter ediyordu. İşte bu geceden sonra bunu daha acı bir şekilde tecrübe edeceklerdi. Hem Selim hem Leyla hem de daha hiçbir şeyden haberi olmayan masum Zeynep…
Acı bir ayrılık…
Hep bir soru zihinlerde “Neden içerdeyim?”Çünkü bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Selim, hapishanede sevdiğinden ve biricik kızından ayrı olmanın acısını çekmektedir. Bu ayrılığın ızdırabı yanında insanı deli eden bekleyiş, onu neyin beklediğinin korkusu ve sonunun ne olacağının belirsizliği Selim’i deli ediyordu. Onu en çok yıkan ve umutsuzluğa düşüren şey de buydu: “bekleyiş”. Ayrılığa bir şekilde katlanıyordu ama sonunu bilememek… Sevdiği kadına Leyla’ya ve canının parçası biricik kızına kavuşamamak… Tarif edilemez bir sızı veriyordu Selim’e.
Hapishane günleri puslu bir sigara dumanı altında insanı içte içe eriten bir bekleyiş ve her an koğuşun kapısı açılıp kimi çağıracaklar endişesi içinde geçiyordu. Selim gibi bütün koğuş arkadaşları da düşünce suçlarından içerideydi. Bir suç aleti gibi görülse de kitaplar onun en güvenli sığınağı idi. Kitaplar, zihinleri bulandığı zamanlarda daha doğru düşünmelerini sağlıyordu. Koğuşun geniz yakan acı verici havasından bir nebze de olsa kitaplar sayesinde kaçabiliyordu. Hayatını inançlarını, iktidarı ve toplumu sorguluyorlardı ama en çok da niçin burada olduklarını. Çünkü hiçbiri niçin tutuklandığını, suçlarının ne olduğunu bilmiyordu. Nerede yanlış yapmışlardı? Aslında cevap belliydi: En büyük suç: Düşünmek ve sorgulamak... Çünkü onlar yanlışı görüp, söylüyorlardı. Onları orada tutanlar bilmiyorlardı ki Selim’i ve dava arkadaşlarını istedikleri kadar dört duvar arasında tutsunlar, asla zihinlerine kilit vuramayacaklardı. Bu ülkeyi; yanlışı gören ve düzeltmeye çalışan, sistemi eleştiren, doğru bildiğinden şaşmayan gençler kurtaracaktı.
Fikirlerini söylemek suç olmamalı…
Leyla ve Selim’in hüzün ve haksızlıklar dolu hikayesi. Evet, bu ülkede yanlış yönetim anlayışlarıve farklı fikirlere kapalı olmak yüzünden birçok masum insan acı çekerek ve haksız yere öldü. Selim gibi nice genç beyinler susturuldu. Ama yüreklerde adalet ve eşitlik inancı oldukça bu haksız gidişat bir gün değişecektir. Umut etmekten vazgeçmemek gerek. Acaba Selim ve Leyla birbirine kavuşacak mı? Adaletsizlikler bitecek mi? Düşünmek, okumak ve sorgulamak suç olmaktan ne zaman çıkacak? Cevabı kitabımızın sonunda.
Zülfü Livaneli’nin son kitabı Bekle Beni. Yazarın daha önce de birçok kitabını okudum ve sayfamda paylaştım. Hepsini de çok severek okudum diyebilirim. Ancak bu kitabı beni tam anlamıyla sardı diyemem. Neden? Çünkü kitapta bana göre tek iyi nokta hapishane ortamının gerçekliği. Onun dışında kurguda havada kalan bazı belirsizlikler var mesela “Bu kadar büyük bir dünya savaşına nasıl karıştım ben.” sözleri zihinde bir yere oturmuyor. Bu savaş kimin savaşı, kim hangi örgütten ne suçla içeri girdi belli değil. Bu savaş neyin savaşı, bu gençler neyin davasını güdüyor, kapalı kutu. Olaylar çok ayrıntılı anlatılmamış. Yüzeysel geçilmiş. Belki yazar okuyucuyu araştırmaya sevk etmek istiyor. “O dönemi ve başta olan yönetimi araştırın, doğruyu kendiniz bulun” diyor ama şöyle de bir durum var ki günümüz gençleri yani Z Kuşağı dediğimiz kesim bu konularla artık ilgilenmiyor. Onların ilgi alanları daha başka artık.Onlara bazı mesajlar vermek istiyorsanız daha açık ve net söylemelisiniz bazı şeyleri.Düşünmeye ve yorum yapmaya bazıları. Hepsini de aynı kefeye koyarak haksızlık yapmak da istemiyorum ama çoğunluğu öyle kapalılar maalesef. Diğer kitaplarını okurken daha heyecanla ve daha bir merakla okumuştum. Budaha sığ geldi bana. Bu gibi sebeplerden çok ısınamadım kitaba. Ama Büyük usta’ya saygımız sonsuz. Benim diyen birçok “sözde” yazara taş çıkartır tabii ki. Kalemine ve yüreğine sağlık diyelim.”Kardeşimin Hikayesi ve Seranad” yazarın diğer en çok sevdiğim/sevilen kitaplarından. Onları henüz okumadıysanız şiddetle tavsiyemdir. Satır aralarında buluşmak dileğiyle!
Merak edenlere keyifli okumalar…
Kitabın Yazarı:Zülfü Livaneli
ALINTILAR:
“Teslimiyet, kelimenin her anlamıyla ağırdı.”
“Nefes alabilmenin ne büyük bir nimet olduğunu o an tüm hücreleriyle anlamıştı; mutluluk için başka hiçbir şeye gerek yoktu, sadece nefes almak yeterdi.”
“İşkenceyi beklemek, işkencenin kendisinden daha kötü bir eziyetti; sinsi, soğuk, içini yavaşça çürüten bir zehirdi”.
Kitabın Basıldığı Basımevi yıl ve Tarih: 1.Basım 2025, Can Sanat Yayınları, İstanbul.
Kitabın sayfa sayısı187: