Cemre geçenlerde havaya düştü.
Baharın müjdecisi ikinci ve üçüncüsü ise gelecek haftalarda suya ve toprağa düşecek ve ondan sonrası gelsin hıdrellez ve sarı sıcak günler.
Son günlerde toplumumuz ısınana havalar gibi başta siyasetçilerin söylemlerinden gerginlikleri makul seviyeyi çoktan aşmış durumda maalesef.
Toplum maalesef kamplaşmış gibi herkes asabi ve somurtkan.
Yazarımız çizerimiz de işini gücünü bıraktı siyasetçi oldu.
Sokaktaki vatandaş, otobüsteki yolcular, trafikte sürücüler, patlamaya hazır bomba adeta.
Eleştiri, hoşgörü, empati kavramlarını unuttuk gittik.
Hep deriz ya, Avrupa’nın tekniğini ve becerisin almamız lazım, yaşadıklarını değil derken biz AB’ye girmeden Avrupa’nın nesi varsa aldık.
Çocuk çetele, akran zorbalığı, uyuşturucu tuzağı, bozulan nesil, gelecekten ümitsiz gençler.
Neler oluyor bize..?
Birilerinin bu toplumsal çürümenin ve siyasi toplumsal gerginliği sona erdirmesi gerekiyor.
Hırs, siyasette ve ekonomide yanlış yöne götürür.
Oysa hepimiz aynı yöne giden trene binmiş insanlarız.
Birilerimiz öne diğerleri geriye koşsa da aynı kompartmandayız.
Aslında aynı trenin içinde ve aynı raylarda gidiyoruz.
Tek eksiğimiz, iletişim ve hoşgörü fakirliğimiz.
Oysa bunlar bizim öz hasletlerimiz idi daha düne kadar..!
Birbirimizi sevmemiz gerekmese de, konuşmak ve iletişim gerginlikleri yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıracaktır.
Onun için sonradan zilini çalmamız gereken kapıları çarpmadan çıkmalıyız .
Siyasi kin, düşmanlık ve ayrışmaları önlemek için empati yapmak zorundayız.
Demokrasiye inanmak, önce “demokrat” olmakla eşdeğerdedir.
Diyalog eksikliğinin ortadan kaldırılması için bu çok gerekli.
Ama bir öz eleştiri yapalım. Aydın’da bugün hala bilgi kirliliği ve kişilerin egosu birbirimizden uzaklaştırıyor.
Oysa hepimiz bu kentte yaşıyoruz, sokakta okulda birlikte olduk hepimiz.

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak da en kötüsü, okumuşların cahilliği.
Ulu önder Atatürk’ün şu veciz sözü beni çok etkilemiştir.
“Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.”
Cahillere her şey ne güzel, her şeyi okumadan bilirler.
Bizde de okumadan, bilmeden fikir sahibi olmak hastalığı var .
Bir de bu coğrafyada Efelerin oyunları gibi, tek başına yere diz vurma, toplumsal çalışmalarda organize olamama..!
Bu kadar ciddi satırlardan sonra biraz da tebessüm edelim
Şişman bir adam, çok ünlü bir doktorun MUAYEHANESİNE gider ve bir türlü zayıflayamadığını derdine çare arar.
Doktor, bir hafta kullanmak üzere, isimsiz bir hap verir,
Adam ilk kullandığı gece, uyur uyumaz rüya görmeye başlar.
Bir saray içinde, etrafında onlarca cariye,
sabah uyandığında, kan ter içinde...
Her gece aynı şey,
Bir haftanın sonunda bütün fazla kilolarından kurtulmuş.
Günler sonra yolda kendisi gibi şişman bir arkadaşına rastlar ve nasıl kilo verdiğini anlatıyor
Arkadaşı da doğru o doktorun çalıştığı HASTAHANEYE gider
doktor ona da ayni tedaviyi uygular,
İlk gece, adam rüyasında bir sarayda..!
Ama etrafında cariyeler yerine onlarca iri yari zenci köleler..!
Tutarlarsa adamı fena yapacaklar.
Bizim şişman önde, onlarca iri yarı zenci peşinde.,
Başlıyorlar sarayın içinde koşuşturmaya.
Üçüncü gün sonunda adam zayıflıyor ama dayanamıyor
doktoru telefonla arar.
"Ya Doktor bey,
Neden arkadaşımla benim rüyalarım farklı?”
"O cariyelerle vakit geçirirken, ben neden zencilerden kaçıp duruyorum rüyamda”
Doktor biraz düşündükten sonra sorar:
'Siz HASTAHANEYE mi gelmiştiniz, MUAYENHANEYE mi?"
Kıssadan hisse, fıkradaki gibi,
Her şeyi menfaat ile çarpıp bölersek, sonra çıkardıklarımızı tekrar toplayamayız.
Muayene ile hastane farkına döner bizim en güvendiklerimiz.
Oysa biz, biraz da eskilerin deyimiyle meccanen yani parasız, toplum için de çalışmalıyız.
Çünkü bilginin zekatı paylaşmaktır.

SÖZÜN ÖZÜ :

NE YAPARSAN YAP PİŞMAN GİDECEKSİN BU DÜNYADAN,

BELKİ YAPTTIKLARINDAN , BELKİ DE YAPMADIKLARINDAN