Merhabalar! Gün içinde çok küçük bir olay yaşarız. Bir mesajın geç gelmesi, eşimizin kullandığı bir ton, çocuğun dökülen sütü, trafikte biri tarafından sıkıştırılmak… Mantıken ‘buna bu kadar sinirlenmemeliyim’ deriz ama bedenimiz ve duygularımız bambaşka bir yerden yanıt verir. Ses yükselir, gözler dolar ya da içten içe kapanırız. Aslında tepki verdiğimiz şey çoğu zaman o anki olay değildir. Beynimiz yaşadıklarımızı yalnızca bugünün koşullarında değerlendirmez. Beyin, özellikle de duygusal belleğin merkezi olan amigdala, geçmiş deneyimlerle bugünü sürekli karşılaştırır. Daha önce benzer bir duygusal yükle eşleşmiş bir durum yaşandıysa, tehlike algısı otomatik olarak devreye girer. Yani küçük bir tetikleyici, geçmişte yaşanmış ama yeterince işlenmemiş bir duyguyu uyandırabilir. Bu yüzden tepki büyük olur. Stres düzeyi burada kilit bir rol oynar. Kronik stres altında olan bir sinir sistemi ‘hiperuyanık’ hale gelir. Kortizol ve adrenalin düzeyleri uzun süre yüksek seyrettiğinde, beynin mantık ve düzenleme işlevlerinden sorumlu olan prefrontal korteks zayıflar. Bu da duyguları sakinleştirme, durup düşünme ve alternatif tepkiler üretme kapasitesini düşürür. Sonuçta küçük bir olay, zaten dolu olan bardağı taşıran son damla gibi yaşanır. Bir diğer önemli nokta duygusal ihtiyaçların karşılanıp karşılanmadığıdır. İnsan beyni bağlanma temelli çalışır. Güvende hissetmek, görülmek, anlaşılmak temel ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçlar uzun süredir ihmal ediliyorsa, kişi farkında olmadan hassaslaşır. Örneğin, önemsiz görünen bir ilgisizlik anı, aslında ‘değerli değilim’ şemasını tetikler. Tepki o ana değil, o inanca verilir. Psikolojide buna duygusal taşma diyebiliriz. Gün boyu bastırılan, ertelenen ya da sonra bakarım denilen duygular birikir. Beyin duyguları dosyalamaz, yaşanmadıklarında bedende kalırlar. Küçük bir olay bu birikimi dışarı çıkaran bir kapı görevi görür. Bu yüzden kişi kendine bile ‘Bu kadarına neden bu kadar tepki verdim?’ diye sorar.

Bağlanma stilleri de tepkilerin yoğunluğunu etkiler. Araştırmalar, kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerin reddedilme ve terk edilme sinyallerine daha duyarlı olduğunu gösteriyor. Kaçıngan bağlanmada ise kişi küçük bir yakınlık talebini bile tehdit olarak algılayıp sert bir geri çekilmeyle yanıt verebiliyor. Yani tepkinin büyüklüğü, kişinin ilişkisel geçmişiyle doğrudan bağlantılı. Uyku, beslenme ve fiziksel yorgunluk gibi biyolojik etkenler de çoğu zaman göz ardı ediliyor. Uykusuz bir beyin, duygusal düzenleme konusunda ciddi anlamda zorlanır. Yapılan çalışmalar, uyku yoksunluğunun amigdala aktivitesini artırdığını, prefrontal korteks ile arasındaki bağlantıyı zayıflattığını gösteriyor. Bu da daha çabuk sinirlenme, ağlama ya da içe kapanma olarak karşımıza çıkıyor. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor; tepki vermek kötü ya da yanlış değildir. Duygularımız bize bir şey anlatır. Sorun, tepkinin şiddetinin bizi ve ilişkilerimizi zorlamasıdır. Asıl soru ‘neden böyle hissediyorum?’ dan çok ‘bu his bana ne anlatmaya çalışıyor?’ olmalıdır. Küçük şeylere büyük tepkiler verdiğimizi fark ettiğimizde kendimizi yargılamak yerine, durup içeri bakmak iyileştiricidir. Şu anda bedenimde ne oluyor? Bu duygu bana tanıdık mı? Daha önce ne zaman böyle hissetmiştim? Bu sorular, otomatik tepkiden bilinçli farkındalığa geçişi sağlar. Psikoterapi sürecinde sıkça gördüğümüz şey şudur; tepkiler küçüldükçe değil, kişi kendini anladıkça dönüşür. Sinir sistemi güvende hissetmeye başladığında, geçmişle bugün arasındaki sınır netleşir. O zaman küçük şeyler gerçekten küçük kalabilir. Belki de mesele ‘fazla hassas olmak’ değil, uzun zamandır yeterince dinlenmemiş, anlaşılmamış ve regüle edilmemiş bir sinir sistemidir. Ve bu, düzeltilecek bir kusur değil; şefkatle ele alınması gereken bir insanlık halidir.