Bazı dönemler vardır ki, üzerinden yıllar geçsede insanın kalbinde ince bir sızı, tatlı bir tebessüm, hafif bir hüzün bırakır. Türkiye’de 70 ve 80’li yıllar tam da böyle bir zaman dilimiydi. Müzik, insanların yalnızca kulaklarına değil, ruhlarına çalıyor; şehirlerin ve kasabaların sokaklarında bir fon müziği gibi dolaşıyordu.
Hayatın sert koşulları ile kalbin inceliği arasındaki o büyülü dengeyi, işte bu dönemin nagmeleri kuruyordu.
Türkiye’nin 70 ve 80’li yılları, hem toplumsal çalkantıların hem de kültürel zenginleşmenin kesiştiği, karmaşık ama bir o kadar da büyülü dönemlerdi. Bu yılların sokaklarında dolaşan insanın kulağına, her köşe başında farklı bir tını, farklı bir duygu çarpar; aşk başka türlü yaşanır, hayat başka türlü ağırlaşırdı. Ve belki de en çok müzik, herkesin içinde söyleyemediği duyguları sessizce dillendirirdi. Belki de ben o dönemin içinde yaşadığım için böyle hissetmíş olabilitlrim.
Müziğin Arasında Büyüyen Kuşak
70’lerin sonu ile 80’lerin başı, Türkiye müziğinin en güçlü geçiş dönemlerinden biriydi bence. Bir yanda Anadolu Rock’ın isyankâr ama duygulu sesi; diğer yanda arabeskin yaralı, derin ve kaderle barışık tavrı… Bu iki akım, sokağın ruhunu iki ayrı dilden konuşsa da aslında aynı hikâyeyi anlatırdı o zamanlar. Ekonomik zorluklarla, toplumsal gerilimlerle, yarım kalmış aşklar ve uzak hayallerle yoğrulan bir hayatın melodisini bizlere sunardı.
Sanat Müziğinin Kalbe İşleyen Zarafeti;
O yıllarda Türk sanat müziği, sanki bir akşamüstü rüzgârı gibi evlerin perdelerini hafifçe dalgalandıran, insanın içine işleyen bir ruha sahipti.
Zeki Müren’in bir şarkısı çıktığında radyo başında yavaşlayan herkes, söylenmeyen duygularını onun sesinde bulurdu.
Bir “Şimdi Uzaklardasın” çaldığında, ayrılık bir melodinin kıvrımına gizlenirdi;
“Sorma Ne Haldeyim” duyulduğunda içindeki sessiz çığlıkları bastırmaya çalışırdı insanlar.
Makamlar sadece teknik yapılar değildi; hüzzam bir akşamın hüzünlü güzelliği, nihavent genç bir kalbin ilk çarpıntısı, rast ise hayatın akışına teslimiyet demekti.
Evlerde küçük radyolar, siyah-beyaz televizyonlar, pikaplar… Hepsinden aynı zarafet yükselirdi. Her şarkı, insanın ruhuna bir mektup taşıyordu yine o zamanlar..
Türkülerin Aşkı, Hüznü ve Toprağın Kokusu;
Türkülerin o iç titreten sadeliği, Anadolu insanının kalbinden süzülüp gelen bir hikâye diliydi. Bir dize, bir ömrün duygusunu anlatabiliyordu. “Yarim senden ayrılalı…”
Bu söz duyulduğu anda herkes bir anda kendi yarım kalan hikâyesine giderdi.
Köyde de şehirde de türkü aynı tesiri bırakırdı.
Radyoda bir türkü başladığında çay demlenir, sohbet kesilir, herkes sessizce dinlerdi.
Çünkü türkü sadece bir melodi değildi;
hasretin, gurbetin, kavuşamamanın, geçmişe duyulan özlemin ta kendisiydi.
Bir gencin sevdiğine mektup yazarken içinden geçirdiği sözler, çoğu zaman bir türküde zaten söylenmiş olurdu.
O yüzden türkü, çoğu aşkın sessiz ortağıydı.
Türkçe Sözlü Hafif Müziğin Yumuşacık Rüzgârı;
70 ve 80’li yıllar, Türkçe sözlü hafif müziğin altın çağıydı.
Sezen Aksu’nun derin yaralara merhem olan sesi, Nilüfer’in duru romantizmi, Ajda Pekkan’ın modern tınıları, MFÖ’nün içtenliği, Barış Manço’nun sıcaklığı, İlhan İrem'in romantizmi…Vesaire, Vesaire daha niceleri.
Hepsi başka bir dünya kuruyordu.
Kasetçalarların başında döne döne dinlenen şarkılar, gençlerin kalplerinde birbirine gizli mektuplar taşırdı.
Bir şarkıyı hediye etmek, bugünkü mesaj atmanın kat be kat ötesinde bir anlam taşırdı.
Bir kasete sevdiğin şarkıyı doldurup gizlice ulaştırmak, o dönemde bir aşk itirafından bile daha cesur bir adımdı.
Bu müzik türü, insanlara duygularını çekinmeden ifade etme cesareti veriyor ama aynı zamanda hüzünlü bir şiirsellik de katıyordu hayata.
Gençliğin Sessiz, Çekingen ve Derin Aşkları;
O dönemin gençleri, bugünün hızına alışmış dünyasından çok uzakta yaşıyordu.
Aşk sessizdi, derindi, yavaşça büyürdü.
Bir bakış, bazen haftalarca unutulmazdı.
Bir karşılaşma, günlerce konuşulurdu.
Hatta kimi zaman aşk, hiç dile gelmeden yaşanır; içte büyür, içte saklanır, içte tüketilirdi.
Mektuplar o yılların kalp taşıyıcılarıydı;
Zarfa sinmiş bir parfüm kokusu, inci gibi yazılmış satırlar, bazen titreyen bir el yazısı…Belki hiç karşılık bulmazdı ama yazılırdı. Çünkü birine yazı yazmak, ona kalbini bir parça olsun açmaktı.
Gençlerin buluşmaları bile daha masum, daha saf, daha çekingen olurdu:
Bir sinema çıkışı kısa bir yürüyüş, bir okul bahçesinde birkaç dakika göz göze gelmek, pencereden sokağa bakıp sevdiğinin geçtiği anı yakalamaya çalışmak…Aşk o yıllarda daha az konuşulur ama çok daha derin yaşanırdı.
Nâğmelerin, Sevgilerin ve Saygıların Hâkim Olduğu Bir Kültür;
70 ve 80’li yılların toplumunda incelik vardı.
İnsanlar birbirine “sevgiler, saygılar” derken gerçekten hissederdi. Büyüklerin sözü dinlenir, komşular aileden sayılır, akşam sofraları kalabalık olurdu.
Müzik bu kültürün tamamlayıcı bir parçasıydı.
Evlerde akşamüstü çalan bir şarkı, aileyi bir araya getirir;
radyodan duyulan bir türkü, kahvehanedeki sohbeti yavaşlatır;
sokaktan geçen bir kasetçiden duyulan melodi, çocukların oyununa fon müziği olurdu.
Galiba o zamanlarda her şey daha gerçek, daha samimi, daha “insanca” idi.
Dönemin Zorlu Yaşam Şartları ve Buna Rağmen Sıcak Bir Dünya;
Ekonomik sıkıntıların, kuyrukların, elektrik kesintilerinin, dar sokakların, mütevazı evlerin olduğu yıllardı o yıllar. Ama yokluk, insanların bir araya gelişini azaltmak yerine artırıyordu. Elektrikler kesildiğinde karanlıkta sohbet başlar, radyonun cızırtısı bile paha biçilmez olurdu.
Evler küçüktü ama mutluluklar büyüktü.
Mahallede herkes birbirini tanır, herkes herkesin çocuğuna sahip çıkardı. Televizyon tek kanal olsa da, bütün ülke aynı şarkıda, aynı haberde, aynı duyguda birleşirdi.
Sonuç: Bir Neslin Yüreğine Kazınmış Bir Zaman;
70 ve 80’li yıllar, müziğin insanın kalbine en doğrudan dokunduğu, duyguların saklanarak ama çok derin yaşandığı, yaşam koşullarının zor ama ilişkilerin sıcak olduğu bir dönemdi.
Bu yılların müzikleri yalnızca şarkı değildi;
bir hatıra defteri, bir duygular albümü, bir neslin ortak hikâyesiydi.
Bugün o yılların şarkılarını duyduğumuzda
içimizi dolduran tarif edilemez his,
o günlerin sesinin, kokusunun, masumiyetinin hâlâ içimizde yaşamasıdır.
Ben ve benim gibi düşünenler; galiba biz çok şanslıydık o dönemi yaşamakla.