Son yıllarda Türkiye’de ekonomi sadece rakamlarla değil, mutfakta kaynayan tencereyle, ödenemeyen faturayla, umutsuz gençlikle konuşuluyor. Sokakta, pazarda, fabrikada, kahvede aynı cümle yankılanıyor:
“Bu şartlarda geçinmek mümkün değil.”
Peki Türkiye ekonomisi neden bu noktaya geldi?
Bu tablo emekliyi, çalışanı, işsizi, sanayiciyi ve öğrenciyi nasıl etkiliyor? Ve en önemlisi, bu süreçte kim ne kadar sorumluluk alıyor?
Ekonominin Bozulmasının Temel Sebepleri;
Türkiye’de ekonomik bozulmanın arkasında tek bir neden yok. Yanlış ekonomi politikaları, öngörülemez yönetim, yüksek enflasyon, kur istikrarsızlığı ve hukuki güvensizlik birbirini besleyen bir zincir oluşturuyor.
Üretim yerine tüketime dayalı büyüme modeli, dışa bağımlı sanayi yapısı ve plansız borçlanma ekonomiyi kırılgan hale getirdi. Enflasyon rakamlarla kontrol altında gösterilmeye çalışılsa da, gerçek enflasyon vatandaşın cebinde hissediliyor.
Emekli, Dar Gelirli ve Çalışanın Bugünkü Gerçeği;
Bugün emekliler için maaş, bir geçim aracı değil adeta hayatta kalma mücadelesi.
Bir emekli şöyle diyor:
“30 yıl çalıştım, bugün pazara gitmeden önce hesap yapıyorum.”
Asgari ücretli ve orta gelirli çalışanlar da farklı bir noktada değil. Maaşlar daha cebe girmeden eriyor. Kira, gıda, ulaşım ve enerji giderleri gelirin çok üzerine çıkmış durumda. Çalışmak artık refah değil, yoksulluğu erteleme aracı haline geldi.
Ülkede Fırsatçılık: Krizden Kazanç Sağlayanlar;
Ekonomik kriz ortamları, ne yazık ki fırsatçıların en sevdiği zemin.
Stokçuluk, fahiş fiyat, keyfi zamlar günlük hayatın parçası oldu. Denetim mekanizmaları yetersiz, cezalar caydırıcı değil.
Vatandaşın algısı net:
“Devlet zammı durduramıyor, fırsatçı bildiğini okuyor.”
Siyasilerin Tutumu;
Siyasi söylemler çoğu zaman saha gerçekliğiyle örtüşmüyor. Ekonomik sıkıntılar kabul edilmek yerine başarı hikâyeleri anlatılıyor. Eleştiri yapanlar “sabır” çağrısıyla karşılanıyor.
Oysa vatandaşın talebi basit:
Gerçekçi çözümler
Şeffaflık
Hesap verilebilirlik.
Medya:
Gerçeği Yansıtan mı, Filtreleyen mi?
Medyanın önemli bir bölümü ekonomik sorunları ya yumuşatarak ya da görmezden gelerek aktarıyor. Sokaktaki vatandaşın yaşadığı zorluklar çoğu zaman haber bültenlerine girmiyor.
Bu durum, toplumda ciddi bir güven erozyonu yaratıyor.
İşverenler Cephesi: Baskı Altındaki Üretici
Artan maliyetler, vergiler ve belirsizlik işverenleri de zorluyor. Ancak bu baskı çoğu zaman çalışana düşük maaş, güvencesizlik ve fazla mesai olarak yansıyor.
İşveren-çalışan arasındaki denge bozuldukça, sosyal huzursuzluk derinleşiyor.
İşsizlik ve Yetersiz İstihdam Politikaları
En büyük sorunlardan biri de yeterli ve nitelikli iş alanlarının yaratılamaması. Genç işsizlik özellikle alarm veriyor.
Diplomalı gençler iş bulamıyor, bulsa da alanı dışında çalışıyor.
Umutsuzluk nedeniyle yurt dışına yöneliyor.
Plansız Açılan Üniversiteler ve Mezun Krizi;
Türkiye’de üniversite sayısı artarken, eğitim kalitesi ve istihdam planlaması aynı oranda gelişmedi. Her ile üniversite açıldı ama mezunların karşılığı olan sektörler oluşturulmadı.
Sonuç:
İşsiz mühendisler,
KPSS’ye mahkûm gençler,
Diplomanın değersizleşmesi,
Sanayideki sorunlar ve çırak krizi...
Sanayi, ülkenin bel kemiği olmasına rağmen nitelikli ara eleman bulamıyor. Meslek liseleri ve çıraklık sistemi uzun süredir ihmal ediliyor.
Bugün birçok sanayici aynı soruyu soruyor:
“Usta emekli oluyor, yerine kim gelecek?”
Gençler masa başı iş hayaliyle yetişirken, üretimin temel taşları olan meslekler sahipsiz kalıyor.
Vatandaşa Yansıyan Büyük Tablo;
Tüm bu sorunların faturası doğrudan vatandaşa kesiliyor. Gelecek kaygısı,
Borçlanma,
Psikolojik yıpranma,
Toplumsal gerilim,
Ekonomi, artık sadece bir mali konu değil, bir toplumsal mesele haline gelmiş durumda.
Son Söz;
Türkiye’nin ihtiyacı; günü kurtaran değil, uzun vadeli, adil ve üretim odaklı bir ekonomik anlayış. Eğitimden sanayiye, medyadan siyasete kadar herkesin sorumluluk alması gerekiyor.
Aksi halde kaybeden sadece rakamlar değil, bir neslin umudu olacak.