Haklıydım belki.
Ama haklı olmak neyi değiştirir ki?
Bir düşüncenin tek başınalığı, zamansızlığı… Dün bir anlamı yoktu, bugün de yok. İnsan bazen iki uçurumun tam ortasında durur; ne düşer ne de geri döner. Ben de tam oradayım. Korkmayın, dengedeyim. Ya da düşmeye razıyım.

Olmayacak duaya amin demek biraz da yaradılış meselesi. İnsan bazı ihtimalleri bile bile sever. Olmayacağını bilse de inanır. Bu yüzden uzaklar vardır; çünkü mesafe, imkânsızlığın en zarif kılığıdır. Bu yüzden aşk vardır; çünkü insan kendini en çok ulaşamadığında tanır. Ve bu yüzden kırılır ışık; hakikat, kalbe doğrudan değil, parçalanarak düşer.

Takılmayın bunlara.

İnsanın kendini anlatması kadar zor, kendine çarpması kadar yaralayıcı bir şey yoktur. Kelimeler bazen aynadır; baktıkça çoğalır yüzünüz, hangisinin siz olduğunu seçemezsiniz. Okuyan kalmamış olabilir. Ama yazan hâlâ burada. Çünkü yazmak, anlaşılmaktan önce var olmaktır.

Geçici sandığımız her şey aslında bir dalgadır. Gelir, geçer, iz bırakır. Ama insan… İnsan dalga değildir. Denizdir. İçinde fırtınayı da taşır, durgunluğu da. Zamanın ve mekânın ötesine bir anlığına geçebildiğinizde değişir her şey: Muhabbet başka bir anlama kavuşur, hareket başka bir sabra, susmak başka bir dile… Birlikte olmanın bile sandığımız kadar “birlikte” olmadığını anlarsınız. Çünkü gerçek yolculuk, var olmaktan çok, fazlalıklarından yok olmayı öğrenmektir.

Bir süredir bazı hâlleri sahiplenmeden yaşamayı öğreniyorum. Acıyı “benim” demeden, sevinci “hep” sanmadan… Yol biterken yolcu olmayı bırakmak gerek bazen. Sessizce inmek bir durakta. Kimlikleri kapıda bırakmak. Geçmişi geçmişte unutmaktan değil, onu taşımamaktan söz ediyorum.

İnsan, kim olduğunu bilmeye en uzak varlıktır belki de. Kendini ararken başkalarının gözlerine düşer. Oysa herkes, olması gerekeni, olması gereken zamanda, olması gereken sebeple yaşıyor. Hayat biraz da gecikmiş bir fark ediştir.

Benim gerçekten var olmam ise, beni yolun neresinde okuduğunuza bağlı. Başında mıyız? Sonunda mı? Yoksa çoktan geçip gittiğimiz bir eşikte mi?

Şimdilerde düşünmeyi düşünmek ağır geliyor. Zihnin kıvrımlarında dolaşmak, insanı kendi içinde yoruyor. Uzaktan bakınca güçlü görünen şeyler, yaklaştıkça ne kadar çetin. İtiraf etmesem de olur olmadık düşünceler tüketiyor insanı. Yavaş yavaş, sessizce.

Anlayacağınız; insanı masanın başına oturtup kelimeleri boncuk dizer gibi dizmeye iten sonsuz neden var. Kimi yarasından gelir, kimi umudundan. Kimi bir vedanın ardından, kimi sebepsiz bir akşamüstünde. Çünkü yazmak, asırlardır süregelen soylu bir deliliktir. Hem bir kaçış, hem bir meydan okuma. Hem sığınak, hem sınırları aşan bir güç.

Belki de bu yüzden hâlâ buradayız.

Sizi bu güce davet ediyorum.

Kağıtla kalın.
Kalemle kalın.
Ve ne olursa olsun, insanlığınızla kalın.