Her yıl aynı takvim, aynı beklenti, aynı hayal kırıklığı…
Asgari ücret açıklanıyor, rakamlar büyüyor ama mutfaktaki yangın bir türlü sönmüyor.

Yetkililer “tarihin en yüksek zammı” vurgusunu yaparken, milyonlarca çalışan aynı soruyu soruyor:

Bu ücretle ayın sonu nasıl gelecek?

Kâğıt üzerinde artan maaşlar, pazarda, markette, faturalarda eriyor. Daha maaş cebe girmeden kira gidiyor, elektrik-suya pay ediliyor, geriye kalanla da sadece “idare edilmeye” çalışılıyor. Asgari ücret artık geçim değil, hayatta kalma ücreti haline geldi.

Bugün Türkiye’de asgari ücret, sadece bekar bir çalışanın değil, çoğu zaman bir ailenin tek geçim kaynağı. Ancak belirlenen rakamlar, dört kişilik bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak. Çocukların eğitimi, sağlığı, sosyal hayatı ise neredeyse lüks sayılıyor.

Bir de madalyonun diğer yüzü var. Küçük esnaf, işveren, KOBİ’ler…

Onlar da artan maliyetlerden şikâyetçi. Primler, vergiler, enerji giderleri derken işveren de sıkışmış durumda. Yani sorun yalnızca ücrette değil, sistemin bütününde.

Asgari ücret artışı tek başına çözüm değil. Enflasyon dizginlenmeden, temel gıda ve kira fiyatları kontrol altına alınmadan yapılan her zam, birkaç ay içinde etkisini kaybediyor. Çalışanın cebine giren para artarken, alım gücü aynı yerde sayıyor; hatta çoğu zaman geriye gidiyor.

Asgari ücret, bir “lütuf” değil, emeğin karşılığıdır.

İnsanca yaşamanın, onurlu bir hayat sürmenin temel şartıdır.

Rakamlar açıklanırken alkışlanan tabloların, ay sonu geldiğinde mutfakta karşılığı yoksa, o zam sadece istatistiktir.

Gerçek refah ise çalışan eve girdiğinde hissedilir.

Ve milyonlar hâlâ şu sorunun cevabını bekliyor.

Bu zam, hayatı gerçekten kolaylaştıracak mı; yoksa yine sadece rakam mı değişti?