İnsanlar artık yorgun. Sadece bedenen değil, ruhen de yorgun. Sabah uyanıyorlar ama dinlenmiş değil; günü bitiriyorlar ama tatmin olmuş değil. Sanki hayat bir maraton değil de hiç bitmeyen bir koşu bandı. Koşuyoruz, yoruluyoruz ama ilerlediğimizi hissetmiyoruz.
Eskiden küçük şeyler mutlu etmeye yeterdi. Bir çay sohbeti, bir akşamüstü yürüyüşü, dostça bir kahkaha… Şimdi aynı anların içindeyiz ama aynı duygular yok. Çünkü zihinler dolu. Kaygıdan, belirsizlikten, yetişememe hissinden dolu.
NEDEN BU KADAR TÜKENMİŞ HİSSEDİYORUZ?
Hayat hızlandı. Beklemek yok, sabretmek yok. Her şey hemen olsun istiyoruz ya da olmak zorunda kalıyoruz. Sürekli daha iyi bir iş, daha iyi bir hayat, daha iyi bir gelecek arayışı… Ama bu arayış çoğu zaman huzuru elimizden alıyor.
Bir de kıyas var. Başkalarının hayatlarına bakıp kendi hayatımızı eksik görmek… Oysa herkesin içinde görünmeyen bir yük var. Ama biz sadece vitrinleri görüyoruz.
Ekonomik sıkıntılar, gelecek endişesi, yalnızlaşma… Tüm bunlar üst üste gelince insanın içindeki yaşam enerjisi azalıyor. Gülmek zorlaşıyor. Heyecan duymak lüks gibi geliyor.
YAŞAM ENERJİSİ GERİ GELEBİLİR Mİ?
Evet, ama büyük mucizelerle değil. Küçük farkındalıklarla.
Biraz yavaşlayarak.
Biraz kendimizi başkalarıyla kıyaslamayı bırakarak.
Biraz da “her şeye yetişmek zorunda değilim” diyerek.
Mutluluk sürekli coşku hali değildir. Bazen sadece iç huzurudur. Bazen bir akşam gökyüzüne bakıp derin bir nefes alabilmektir. Bazen de “Bugün elimden geleni yaptım” diyebilmektir.
İnsanlar mutsuz olabilir. Bu geçici bir ruh hali değil, çağın bir gerçeği olabilir. Ama unutulmaması gereken şu: Yaşam enerjisi tamamen kaybolmaz, sadece üzeri örtülür. Onu yeniden bulmak için belki de önce durmak, hissetmek ve kabullenmek gerekir.
Çünkü insan, en karanlık zamanlarda bile içinde bir yerlerde ışık taşır. Yeter ki o ışığı tamamen söndürmemeye karar versin.