Bundan önceki makalemizde adalette âdil olma şartının caydırıcılık ve eşitlik ilkesi çerçevesinde olması gerekliliği üzerinde durmuştuk. Bu hususla alakalı iki misal vermiştik.
İslam öncesi Türk tarihinden…
İkinci örnek de İslam tarihinden…
Bu husus o kadar önemli ki aklı selim herkesin aynı fikir etrafında düşüncelerini dile getirdiğine şahit olmaktayız.
Yine ifade ediyoruz ki, adalette seçiciliğin değil; eşitlik prensibi çerçevesinde adalet sisteminin tatbik edilmesi her şeyin üstünde olmalıdır.
Eğer bu sağlanamazsa algıların olguların önüne geçtiğine şahit olunacaktır.
Yönetilenlerin algısına yönetenlerin seçici davrandığı intibaı hâkim olur ki…
Bun istenilecek bir hal değildir.
Bu konuyla alakalı Prof. Dr. Zakir Avşar hocanın (*) tespitleri yerinde olduğu kadar, dikkate alınmayı icbar etmektedir.
Özetle Zakir Hoca şöyle diyor:
Medya mensuplarının, spor adamlarının ve yöneticilerinin, şöhretli kişilerin, iş dünyasından isimlerin, yıldızlaşan kimliklerin adının geçtiği operasyonlarla uyuşturucu ve fuhuş ağlarının ortaya çıkışı, ilk bakışta adli ve ahlaki bir durum gibi görünse de, gerçekte modern toplumlarda kamusal alanın nasıl işlediğine dair daha derin ve rahatsız edici sorulara ve sorunlara işaret ediyor.
Asıl mesele, belirli kişilerin suç işleyip işlemediğinden ziyade, bu tür ilişkilerin uzun süre görünmez kalabilmesini mümkün kılan ortamın neden var olduğudur.
Medya aracılığıyla bazı aktörler meşrulaştırılabilmekte, bazı ilişkiler sıradanlaştırılabilmekte, bazı dosyalar ise sistematik biçimde görünmez kılınabilmektedir.
Suçla ilişkili pratiklerin magazin diliyle sunulması, sansasyonel anlatılarla estetize edilmesi ya da “yeraltı dünyası”na romantik bir anlam yüklenmesi, toplumsal algıda suçun sıradanlaşmasına katkı sağlamaktadır.
Bu tür ağların varlığı, aynı zamanda devlet kapasitesi ve yönetişim kalitesi hakkında da dolaylı fakat güçlü bir veri sunar.
Organize suç yapılarının belirli alanlarda kök salabilmesi, çoğu zaman kurumsal denetimin kişiselleştiği, kurumlar arası koordinasyonun zayıfladığı ve formel kuralların yerini enformel ilişkilerin aldığı ortamlarda mümkün olur.
Resmi prosedürlerin öngörülebilirliğini yitirdiği durumlarda, kişisel bağlantılar, sadakat ilişkileri ve karşılıklı koruma mekanizmaları daha işlevsel hale gelir. Bu durum, suçla mücadeleyi zorlaştırmakla kalmaz; kamusal alanın eşitlik ilkesini de aşındırır.
Seçici görünürlük, bu bağlamda en kritik sorunlardan biridir. Bazı suçların hızla ifşa edilmesi, bazı dosyaların ise uzun süre gündeme gelmemesi, kamusal alanın tarafsız işlemediği algısını beslemektedir.
Bu algı, zamanla bireylerin adalet duygusunu zedeler ve “kuralların herkes için geçerli olmadığı” kanaatini güçlendirir.
Nitekim, yapılan operasyonların zamanlamasına yönelik tenkitler hiç yerinde değildir, “şöhretli, işi adresi, kimliği belirli kişilere neden sabah baskını yapılıyormuş” nevinden eleştiriler hukuk önünde eşitlik prensibi ile bağdaşmaz; suç işleseler dahi bazılarının ayrıcalıklı muamele görmesi manasına gelir…
Hukuki boyutta ise en hassas denge, adalet arayışı ile kamuoyu baskısı arasındadır. İddiaların yoğun biçimde tartışıldığı dönemlerde, masumiyet karinesinin fiilen askıya alınması riski ortaya çıkar.
Masumiyet karinesinin seçici bir yaklaşım ile hatırlanması ise bir başka garabettir. Adları ve iştigal alanları hiçbir şekilde uyuşturucu ve fuhuş ile anılmayacak isimlere şöhretlerinden ve camialarından ötürü “ebedi masum” rolü atfı da çok ayıptır.
Bu tür suçlamalarla karşı karşıya kalanların mahcubiyetten toplum içine çıkmaması gerekirken hala sahiplenilmesi, kendilerinin ise normal hayatlarına, toplum önündeki işlerine devam etmeleri ise bir başka patolojik, hastalıklı, marazi haldir… Çürüme bu değilse başka ne olabilir?
Bununla birlikte hukukun eşitlik ilkesinden sapması, farklı bir meşruiyet krizini beraberinde getirir. Tanınırlık, mesleki statü ya da güç ilişkilerinin fiili dokunulmazlık alanları yaratması, adalet duygusunu kalıcı biçimde zedeler. Bu durum, suçun kendisinden bağımsız olarak, sistemin bütünü hakkında olumsuz bir kanaat üretir.
Toplumsal düzeyde ise bu tür olayların ele alınış biçimi, en az olayın kendisi kadar belirleyicidir. Bireysel vakaların tüm bir meslek grubuna mal edilmesi, eleştirinin hedefini belirsizleştirir ve sorumluluğu dağıtır.
Aynı şekilde, olayların siyasal ya da ideolojik hesaplaşmaların parçası haline gelmesi, hakikat arayışını gölgeler. Sonuçta ortaya çıkan tablo, ne gerçek bir yüzleşmeye ne de kalıcı bir çözüme hizmet eder; yalnızca güvensizlik sarmalını derinleştirir.
Bu sebeple bu tür vakalar, tüketilebilir skandallar olarak değil; yapısal zaafların görünür hale geldiği kritik eşikler olarak ele alınmalıdır.
Meslek etiğinin kişisel erdemlere bırakıldığı, ahlakın ve değerlerin önemsenmediği, idari ve hukuki denetim mekanizmalarının kurumsallaşmadığı ve hukukun baskılara açık olduğu sistemlerde, benzer ağların farklı aktörlerle yeniden ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Gerçek sorun, belirli isimlerin değişmesiyle ortadan kalkmaz.
Kalıcı bir yüzleşme, kişilere odaklanan tepkilerden ziyade, bu ilişkileri mümkün kılan kurumsal düzeneklerin sorgulanmasıyla mümkündür. Aksi halde her yeni ifşa, yalnızca bir öncekinin üzerine eklenen yeni bir hayal kırıklığı olarak kalacaktır.
(*)https://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-zakir-avsar/3591753-sohret-yildizlar-spor-gazetecilik-ve