Hayat yolculuğuna tek başımıza çıksak da yönümüzü bulmak için her zaman bir dostun kelamına, bir başkasının yüzüne ihtiyaç duyuyoruz.
Eskiler buna istişare derdi.
Yani bilmediğini bir bilenin terazisinde tartmak, işi ehline sormak. Aile kurarken de bir kurumu ayakta tutarken de temel harç buydu aslında: Ortak bir akıl inşa etmek ve birbirinin fikrine gerçekten hürmet etmek.
​Ama bugün her şey çok hızlı. Modern dünyanın getirdiği o görünmez baskılar bizi eski, güvenli limanlarımızdan fersah fersah uzağa savurdu.
​İbn-i Haldun, bir toplumda insanları birbirine bağlayan o gizli bağlar zedelendiğinde kurumların da çözülmeye başlayacağını söyler. Cemil Meriç’in de hep dertlendiği gibi; insan yapımı sistemler rüzgar sertleşince kendi özünü korumakta zorlanıyor. Bugünün asıl sınavı da bu.
​Eskiden tek murat doğrunun peşinden gitmekken, şimdilerde o ortak aklın yerini herkesin kendi doğrusunu mutlak saydığı bir benlik duygusu aldı. "Yahu bir de şu pencereden bakalım" diyen nitelikli sesler zamanla bir kenara itildi. Onların yerini, sadece günü kurtarmaya çalışan, rüzgara göre yön değiştiren bir anlayış aldı. Haliyle, koca koca yapılar o güzel rüyalardan uyanıp, sadece kendi çarkını döndürmeye çalışan hantal mekanizmalara dönüştü.
​Bu çelişkiler insanı iki ateş arasında bırakıyor. Bir yanda köklerimizden gelen o adalet duygusu, diğer yanda "ne pahasına olursa olsun hayatta kalma" zorunluluğu... İnsan, kurumsal aidiyetini sürdürmekle kendi vicdanı arasında sıkışıp eziliyor. Ortaya çıkan manzara ise köklerinden kopmuş ama gövdesini zorla ayakta tutmaya çalışan binalar gibi hüzünlü.
​Zamanın bizi nasıl dönüştürdüğünü, makamların ve haksız unvanların adalet karşısında ne kadar hükümsüz olduğunu Seyrani, yüzyıllar öncesinden o duru diliyle ne güzel anlatmış:
​Aslı rızık olan adem eğlenmez,
Bunda mülk edinip tapu beğenmez.
Dünya süleymana kalmış denilmez,
Sultanlar tahtından indi gidiyor.