Son yıllarda sık sık aynı cümleyi duyuyoruz:

“Gençler çalışmak istemiyor.”

İşverenler eleman bulamamaktan, gençler ise buldukları işte tutunamamaktan şikâyet ediyor. Bir tarafta “Çalışacak insan bulamıyoruz” diyen işletmeler, diğer tarafta “Bu maaşa bu şartlarda neden çalışayım?” diyen gençler var.

Peki gerçekten gençler çalışmak istemiyor mu?

Yoksa gençler, artık nasıl bir hayat istediklerini daha açık ifade ettikleri için mi böyle düşünüyoruz?

Eskiden bir işe girmek başlı başına büyük bir başarıydı. “Yeter ki işim olsun” anlayışı hâkimdi. Uzun çalışma saatleri, düşük ücret, hafta sonu mesaisi ya da iş yerindeki ağır koşullar çoğu zaman “İş hayatının gereği” kabul edilirdi.

Bugünün gençleri ise bunu sorguluyor.

Çünkü genç bir insan artık yalnızca maaşına bakmıyor. Çalışma saatini, sosyal hayatını, izin gününü, iş yerindeki saygıyı, gelecekte kendisine ne katacağını ve aldığı ücretin hayatını ne kadar karşılayabildiğini de düşünüyor.

Üstelik hayat pahalı.

Bir gencin aldığı maaşın büyük bölümü daha ayın başında kira, ulaşım, yemek ve faturaya gidiyorsa, “Çalışıyorum ama yine de hiçbir şey değişmiyor” duygusuna kapılması çok da şaşırtıcı değil.

Burada gençleri tamamen haklı, işverenleri tamamen haksız ilan etmek de doğru değil.

İşverenin de ciddi bir yükü var. Vergiler, kira, enerji maliyetleri, personel giderleri ve artan işletme masrafları arasında ayakta kalmaya çalışan işletmeler, çalışanına istediği ücreti vermekte zorlanabiliyor.

Ama tam da bu noktada bir kısır döngü oluşuyor.

İşveren, “Gençler çalışmıyor” diyor.

Genç, “Bu şartlarda çalışılmaz” diyor.

İki taraf da birbirini anlamayınca aradaki mesafe giderek büyüyor.

Asıl konuşmamız gereken mesele belki de “Gençler çalışmak istemiyor” değil, “Gençler nasıl bir çalışma hayatı istiyor?”

Çünkü bugün 20’li yaşlarındaki bir genç, yalnızca para kazanmak istemiyor. Bir meslek öğrenmek, kendisini geliştirmek, emeğinin karşılığını görmek ve geleceğe dair bir umut taşımak istiyor.

Bir iş yerinde sabah akşam çalışan ama ay sonunda hâlâ temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bir gençten, işine büyük bir bağlılık beklemek ne kadar gerçekçi?

Öte yandan hiçbir deneyimi olmadığı halde yüksek maaş, kısa çalışma saatleri ve sınırsız konfor bekleyen gençlerin de kendilerine dönüp bakması gerekiyor.

Çünkü çalışma hayatı sadece haklardan ibaret değil; sorumluluk da istiyor.

Dakik olmak, emek vermek, işi öğrenmeye çalışmak, verilen görevi zamanında yapmak, gerektiğinde fedakârlık göstermek ve en önemlisi de “Ben bu işe ne katabilirim?” diye düşünmek gerekiyor.

Kısacası mesele ne yalnızca gençlerde ne de işverenlerde.

Mesele, değişen çalışma kültüründe.

Gençlerin beklentileri değişti. Ekonomik koşullar değişti. Meslekler değişti. Teknoloji değişti. Fakat çalışma hayatının bazı alışkanlıkları hâlâ yıllar öncesindeki gibi.

Belki de artık birbirimizi suçlamak yerine birbirimizi dinlemenin zamanı geldi.

Gençlere “Siz çalışmak istemiyorsunuz” demek kolay.

Onların da işverenlere “Siz bizi sömürüyorsunuz” demesi kolay.

Zor olan ise ortada buluşmak.

Çünkü gençler çalışmak istemiyor değil.

Gençler, emeklerinin karşılığını alamadıkları, gelecek göremedikleri ve kendilerini değersiz hissettikleri bir çalışma hayatını istemiyor olabilir.

Bu ayrımı yaptığımız gün, belki de tartışmanın yönü değişecek.