Yaşam

Söke Ovası’nda Türkiye'ye ''Pestisitsiz'' devrim

''Kadınlar, tarih boyunca sadece tarlada çalışan eller değil, aynı zamanda bilgiyi, tohumu, tarifi ve üretim pratiğini nesiller boyunca taşıyan hafızalardı. Anadolu’da tarhana zamanı, kiler kültürü, ev salçası, turşu zamanı, gibi kavramların taşıyıcısı hep kadınlardı.

Abone Ol

Bu emek, o zamanlarda genellikle ev içlerinde kapalı kaldı. Bugün ise bilgi gıda girişimciliği, kooperatifçilik, kırsal kalkınma projeleri ve tarım teknolojileri sayesinde daha görünür ve örgütlü bir forma kavuşarak, kadın üreticilerin heybesinden taşarak hayatın merkezinde nefes buldu.''

Aydın’ın Söke Ovası’nda doğaya zarar vermeden, pestisitsiz üretimin mümkün olduğunu kanıtlayan ilham dolu bir girişimcilik öyküsünü, Söke'nin bereketli topraklarını zehirsiz tarımla buluşturan ve kendi elleriyle kurduğu sistemle sağlıklı geleceğin kapılarını aralayarak, markası ile Aydın'dan tüm Türkiye'ye örnek teşkil eden Sökeli, 4'üncü kuşak çiftçi Bihter Ekener'den dinledik.

BİHTER HANIM NASIL BAŞLADI BU HİKAYE?

Hikayem, 2019 yılında başladı. O yıl, aslında herhangi bir ticari planım yoktu; sadece kendi yiyeceğimi üretmek istiyordum. Küçük bir alanda başladım. O ilk senemde, acı biber hasadı tüketebileceğimden fazla olunca, o biberlerden pul biber ve soslar yaptım ve çevremle paylaştım. Kendi çevremden aldığım olumlu dönüş neticesinde bu ürünlerin satışını yapacağım bir marka kurma fikri oluştu. Böylece acemilikle yaptığım fazla üretim, Bisepetsebze markasını kurma yolculuğuna dönüştü. Bugün, hala aynı noktadayım; ne üretiyorsam arada aracı olmadan doğrudan tüketiciye ulaştırıyorum. Kimin yediğini bilmek, o güven ilişkisini kurmak benim için çok değerli. Bu yüzden üretimden satışa kadar süreci mümkün olduğunca şeffaf tutmaya çalışıyorum.

''DOĞAYLA SAVAŞMAK YERİNE İŞBİRLİĞİ YAPMAYI TERCİH ETTİM''

Kendi yiyeceğimi üretirken kendime şu soruyu sordum, "Ben bunu gönül rahatlığıyla yiyebilir miyim, sevdiklerime yedirebilir miyim.?" Eğer içime sinmiyorsa kullanmam dedim. O noktadan sonra pestisitsiz üretim benim için tercih değil, işin temeli oldu. Doğayla savaşmak yerine onunla iş birliği yapmanın daha sürdürülebilir olduğunu gördüm. Bu karar, benim için bir tercihten öte bir zorunluluktu.

''EN BÜYÜK MÜCADELEYİ YERLEŞİK ALIŞKANLIKLARLA KARŞI VERDİM''

En büyük mücadeleyi maalesef yerleşik alışkanlıklarla verdim. ''İlaçsız tarım olmaz" diyen toplumsal önyargılarla yaşadım. Çiftçilerden "Ürünün tarlada kalır, bir sezon emeğin boşa gider" gibi çok fazla karamsar yorum aldım. Toprak sanki hastaymış, toprağın ancak kimyasallarla ayakta kalabileceğine dair o kadar güçlü bir inanç var ki, bu algıyı kırıp başarılabildiğini göstermek işin en meşakkatli kısmıydı. Benim uyguladığım yöntem ve yaklaşımım ilk başlarda temel dengeyi kurmak oldu. Toprak yaşayan bir organizmadır. Faydalı böcekleri desteklemek, bitkiyi güçlü tutmak, düzenli gözlem yapmak, bitki atıklarını geri kazandırmak ve toprağın suyunu bitkinin sağlıklı gelişimine uygun olarak tutmak bu noktada büyük önem taşıdı. Mekanik mücadele, biyoteknik tuzaklar, kardeş bitkiler ve doğal karışımlar kullanıyorum. Ama en etkili yöntem tarlada olmak. Sorunu erken görürseniz büyümeden çözebiliyorsunuz. Zamanla, üretim attıkça çevreden ilgi ve merakı beraberinde tarlama taşıdı. Başta zor, hatta biraz hayalci bulanlar oldu yaptığım işi. Fakat ürünleri gördüklerinde ve sürdürülebilir olduğunu fark ettiklerinde kısa zamanda merak başladı. Bugün gelip yöntem soran, fikir alışverişi yapmak isteyen üreticiler var. Bu benim için çok kıymetli.

''PESTİSİTLİ ÜRETİMLE KENDİ ÜRETİMİM ARASINDAKİ EN BELİRGİN FARK ÜRÜNÜN AROMASI''

En belirgin fark aromada ve ürünün gerçek tadında. Pestisitli ürünler bazen daha "gösterişli" olabilir ama biz kaliteye odaklanıyoruz. Ürün kaybı riski her zaman var. Ancak tarlayı karış karış gezerek, sorunu büyümeden teşhis edip doğal yöntemlerle müdahale ettiğimizde büyük kayıpların önüne geçiyoruz. Kaybı sadece kilo üzerinden değil, ortaya çıkan ürünün niteliği üzerinden değerlendiriyoruz. Aroması güçlü, gerçek tadı olan ürün elde ettiğimizde tüketici bunun hemen farkını hemen anlıyor. Elde ettiğimiz katma değerli ürünün ham maddesi ne kadar kaliteliyse, ıkan ürün de o kadar kaliteli oluyor.

''PESTİSİTSİZ ÜRETİMİN GELECEKTE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ MÜMKÜN''

Sağlıklı ürünlere yönelik talep ve artan girdi maliyetleri çiftçilerin, kimyasal-yoğun endüstriyel tarımdan vazgeçip, doğa dostu ve agroekolojik tarıma yönelmesine neden oluyor. Endüstriyel tarım ve gıda sisteminde kullanılan yüksek düzeyde zararlı kimyasalların sağlığa ve çevreye yönelik olumsuz etkileri arttıkça kimyasal-yoğun tarım yöntemleri doğa dostu tarım yöntemleri ile yer değiştiriyor. Zehirsiz üretim yapan çiftçiler ürünlerini, kompost gübreler, yeşil gübreleme, münavebeli ekim ve otlatma gibi uygulamalar sayesinde, besleyip canlı tuttukları tarım topraklarında yetiştiriyor. Bu yöntemler sayesinde canlılığını koruyan topraktan aldıkları besinleri bünyesine taşıyan bitkilerden elde edilen meyve ve sebzeler, pestisitlerin fakirleştirdiği topraklarda yetişenlerden çok daha besleyici ve sağlıklı oluyor. Doğru bir planlama ve doğru pazarla pestisitsiz üretimin gelecekte sürdürülebilir olması mümkün. Günümüzde, tüketici artık sadece ürün değil, güven de satın alıyor. Tüketici desteği ve doğrudan iletişim kanalları açık olduğu sürece, bu model hem ekonomik hem de ekolojik olarak tam anlamıyla sürdürülebilirdir.

''ŞEFFAFLIK ARTIKÇA GÜVEN DE ARTIYOR''

Organik ürünler, 5262 sayılı Organik Tarım Kanunu ve ilgili yönetmelikler çerçevesinde üretilen; kimyasal gübre, pestisit, hormon veya GDO içermeyen, doğa dostu tarım yöntemleriyle üretilmiş ve bağımsız yetkilendirilmiş kuruluşlar tarafından sertifikalandırılmış tarım ve hayvancılık ürünleridir. Tüketicinin üretici ve süreci bilmesi bence büyük önem taşımaktadır. Sadece ambalaj üzerindeki kelimeler yeterli değil. Nasıl üretildiğini, kim tarafından üretildiğini bilmek gerekiyor. Şeffaflık arttıkça güven de artıyor. Bence geleceğin gıda sistemi bu ilişki üzerine kurulacak.

''ÜRETİMİMİZİN MERKEZİNDE AYDIN'IN YEREL ÇEŞİTLERİ VAR''

Ağırlıklı olarak biber üretiyoruz; ancak domates ve patlıcan da üretimimizin bir parçası. Tüm sebzelerimizi kendi yetiştirdiğimiz Ata tohumlarından elde ediyoruz. Üretimimizin merkezinde Aydın’ın yerel çeşitleri var; çünkü bu toprağın genetiğini en iyi bu çeşitler tanıyor. Bunun yanında dünyadan farklı biber çeşitlerini de yerel iklimimize uyum sağlayıp sağlamadıklarını görmek için küçük ölçeklerde deniyoruz. Yetiştirdiğimiz bu sebzelerden sos, baharat ve özel ürünler üretiyoruz. Hasat bizim için saatle yarış demek. Topladığımız ürünü aynı gün işliyoruz. Fermantasyon, közleme ve farklı tekniklerle hazırlayıp kavanozliyoruz. Ürettiğimiz katma değerli ürünlerde bahçemizin zeytinyağını ve aromatiklerini kullanıyoruz. Lezzet kaynağı ham maddenin kendisi. Ürünlerimiz ilave hiçbir koruyucu ve katkı maddesi içermiyor. Bizim anlayışımız şu; iyi sos, iyi tarımla başlar.

GELECEĞE 'İLHAM' OLAN ÜRETİCİ KADINLAR

Bugünün kadın çiftçisi sadece ürün değil, yeni nesillere ilham da üretiyor. Üreten ve girişimci kadınların çocukları için annelerinin kooperatifteki toplantılarına katılması, pazarda kendi ürününü satması ya da bir projeye konuşmacı olarak çağrılması, “Ben de yapabilirim” duygusu ve cesareti geleceğe atılan en güçlü tohumlarından birini atıyor. Bu tür başarı hikayeleri üniversitelerle, sivil toplum kuruluşları çatısı altında, bölgelerde oluşturulan girişimci kadın kooperatiflerinde ve markalarla yapılan iş birlikleri sayesinde her gün daha fazla çoğalıyor. Tarım, atılan her adımla, artık sadece toprağı değil, toplumu dönüştüren bir araç haline geliyor. Kadınlar, yüzlerce yıldır toprağın dilini bilen sessiz kahramanlardı. Şimdi ise o bilgiyi alıp dijital çağın araçlarıyla yoğurarak, hem yerel kalkınmayı hem de küresel gıda sistemini dönüştüren liderlere dönüşüyorlar. Yeni nesil tarımın rotasını çizmek için artık sadece makine gücü değil, kadın aklı, sabrı ve vizyonu gerekiyor. Ve bu dönüşüm, yalnızca gıda üretimini değil; toplumun tüm dokusunu iyileştiriyor.