Kuşadası

Depremin ardından yeniden doğuşun hikayesi; 'Menel Hüzmeli'

''Şehrin sessizliğe gömüldüğü o en karanlık gecede, sesi, enkaz altından yükselen bir umut çığlığı gibi yankılandı Antakya sokaklarında. 'Sesimi duyan var mı?' Bir sanatçının en büyük eseri, kaybettiği her şeye rağmen yeniden kurabildiği dünyasıdır ki O, bir Anka kuşu misali, acının küllerinden kanat çırparak, yasın içinden zaferle çıkılabileceğini tüm dünyaya sanatıyla gösterdi.''

Abone Ol

ÖZEL HABER | Antakya’nın, depremle sınanan kadim kederi ile yoğurulan hayat, açılan yeni bir sayfa ile onca yıkıma,haykırışa ve zorunlu göçe rağmen Selçuk'un sokaklarında kaldığı yerden devam etti. Acıdan doğan sanat, dünyanın en güçlü kadınların birini Anka Kuşu'nun kanatlarında Ege'nin sakin kıyılarına kadar taşıdı. 6 Şubat 2023'te, Kahramanmaraş merkezli meydana gelen deprem felaketinde, Antakya'da depremi yaşayan ve enkaz altından ailesi ile birlikte çıkarıldıktan sonra, sanatıyla hayata tutunmayı başaran uluslararası Mozaik sanatçısı Menel Hüzmeli ile 6 Şubat depreminin yıldönümünde deprem gerçeğini, yıkılan hayatları, asla unutulmayacakları, varoluş öyküsünü ve sanatın iyileştirici gücünü konuştuk.

''ANTAKYA'LI USTALARIN YANINDA YETİŞTİM''

1979 doğumlu ve Antakyal'ıyım. Ailemin işi gereği 8 yaşına kadar Kuzey Afrika ülkelerinde yaşadım. Çok kültürlü ülkelerde yaşamanın vermiş olduğu merak duygusu ile 10 yaşında mozaik sanatının varlığını bilmeden etrafta topladığım taşlar, seramik, tahta parçaları ile çalışmalar yapmaya başladım. 11 yaşında, babaannem ile yaptığım bir gezi sırasında, yerde görmüş olduğum bir mozaik eserden büyülenerek Antakya'nın ilk mozaik ustasının atölyesinde soluğu aldım. Uzun yıllar ustamın yanında, atölyede kalarak mozaik sanatının inceliklerini öğrenmeye çalıştım. 2018 yılında mozaik atölyemi açtım ve sayısız öğrenciye eğitim vermekle beraber, 50 sanatçı adayı öğrencinin de hayatına dokundum.

''ANTAKYA'NIN MOZAİK SANATIYLA KADİM BİR BAĞLANTISI VAR''

MS 1. yüzyılda Antakya, yüzölçümü ve nüfus bakımından Roma İmparatorluğu’nun üçüncü Roma, İskenderiye ve Ktepsiphon´dan sonra dünyanın 4. büyük şehriydi. Bu denli kadim bir bağlantıya sahip olan Antakya'nın, dört mahallesinden biri ve en büyük ticaret alanı Epifania'da atölyemi kurdum. Klasik mozaikler dışında, 3 boyutlu mozaiğin doğduğu yer olan Epifanya mahallesinde birçok öğrenci ve çırak yetiştirdim. Klasik mozaikler dışında, 3 boyutlu mozaiklerin tasarımlarını bu eski Roma binasında tasarladım. Özellikle,'Üç boyutlu Mozaik' icraatları ile geniş kitlelere sanatımı duyurmayı başardım. Bir süre sonra da Türkiye geneline ve dünyaya yaptığım eserler ulaştı. İstanbul, İzmir, Mersin, Antakya, Suudi Arabistan Riyad, Ankara, Dubai ve Katar'da çeşitli sergilere katıldım. Çok sayıda mimari proje çalışmasında yer aldım. Antakya depreminden sonra İzmir'in Efes Selçuk ilçesine yerleştim. Mozaik çalışmalarına, öğrenci eğitimlerine ve üç boyutlu mozaik eserlerin tasarımlarına Efes'te bulunan atölyemde devam ediyorum.

TÜRKİYE'YE 3 BOYUTLU MOZAİK SANATINI CENNETİN HEDİYESİ-ZEYTİN AĞACI'NIN HİKAYESİ İLE TANIŞTIRDI

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 'Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı' ünvanını alan ve Türkiye'ye 3 boyutlu mozaik sanatını kazandıran ilk sanatçı olarak tanındım. Üç boyutlu mozaik sanatımdaki mihenk taşı, aslında, oğlum için yaptığım ilk üç boyutlu siyah güvercin çalışmam oldu. Çalışmamın canlandığı ve kuşun uçup kanatlandığı hissi ile birleşince ruhum da üç boyuta aktı. 3 boyutlu mozaik sanatı üzerine çalışamalar başladım ve kısa zamanda da bu alanda geliştim. Antakya'da açılacak el sanatları müzesinde sergilenmek üzere bir eser hazırlamaya başladım. 500 bin taş kullanarak yaptığım 1 ton ağırlığındaki 'Cennetin Hediyesi' isimli eserimi yaklaşık 1 buçuk yılda tamamladım. Eserimi sergilenmek üzere teslim ettim, ancak, 6 Şubat 2023'te Kahramanmaraş merkezli deprem felaketinde Antakya'da enkaz altında kaldım. Kurtarma çalışmaları ile ailemle birlikte enkaz kurtarıldık. 2,5 ay sonra yine enkazdan çıkarılabilen eserimi de İzmir'e getirdim. Depremde hayatını kaybeden öğrencileri için yaptığım dokunuşlar ve acının sıcaklığıyla tamamladım eserimi ve akabinde zmir Selçuk Art Agora'da sergilendi.

''HAYATA ZEYTİN AĞACI GİBİ BAKIYORUM''

Sergilerimde en çok karşılaşılan motiflerden biri zeytin ağacı. Benim, yaşamla kurduğum bağı anlatıyor. Ben artık kendime, 'Mozaiğin ta kendisiyim' diyorum. Zeytin ağacı gibi bakıyorum hayata; kökleri derin, gövdesi mağrur, meyvesi bereketli, fırtınalara, yıkıma rağmen ayakta kalabilen bir güç olarak. Bu eserler yalnızca görsel değil, duygusal bir yolculuk da sunuyor. Her taş nefes alıyor. Çünkü doğanın kendisi gibi katkısız, yalın ve içtenler.

''ANTAKYA'DA YAŞANAN YIKIMI 'TAŞLARDAN DÜŞLERE' SERGİME TAŞIDIM''

Bu sadece bir sanat yolculuğu değil, aynı zamanda bir hafıza, bir iyileşme ve yeniden varolmak hikayesi olarak karşımıza çıkıyor. Doğal taşlar, kimi zaman bir dağın sessizliğini, kimi zaman bir mahallenin cıvıltısını taşır. 25 eserden oluşan bu özel sergimde kerpetenle tek tek yonttuğum, hiçbir katkı maddesi içermeyen, doğanın sunduğu taşlarla hazırladım. Yüzyıllardır ayakta duran ama yaşadığımız büyük depremle yıkılan sokaklarımızı tekrar resmetmek istedim. Yıkılan binaların arasında, yine de açan gelincikleri işledim taşlara. Depremden sonra yalnız kalan buğday tarlalarını, nar bahçelerini nakşettim.

''DEPREM YAŞADIĞIMIZ EN SARSICI YIKIMDI''

Deprem, yaşadığımız en büyük ve en sarsıcı yıkımlardan biriydi. Kayıplar, yıkılan hayatlar, ard arda gelen vefat haberleri. Bunların ardından insanın gözünün gördüğü ve yüreğinin taşıdığı gerçeklik, kelimelerle anlatılması çok zor bir ağırlık bırakıyor. Asıl mesele ise tam da burada başlıyor; Bir Anka kuşu gibi, küllerinden yeniden hayata tutunabilmek. “Güçlü kadın” derken benim için kastedilen tam olarak bu. Antakya’da yaşadığım her şeyi evimi, atölyemi, anılarımı ve sevdiklerimi geride bırakmak zorunda kalmak çok derin bir kırılmaydı. Hiç planımda yokken, kendimi Efes Selçuk’ta buldum. Yeni bir şehir, yeni insanlar, yabancı bir düzen. Kalbimde memleket hasreti, içimde tarifsiz bir yas varken hayata yeniden başlamak kolay olmadı. Ama tam da bu süreçte kendi gücümle yüzleştim. Ailem için, kendim için, şehrim için unutulmaması gereken anlar yaşadığımı fark ettim.

''ACIYI ANKA KUŞU'NUN KANATLARINDA SELÇUK'A TAŞIDIM''

Depremden sonra çok kırıldım, çok yoruldum ama merhametimi kaybetmedim. Kendime kaybettiklerime ve hayata karşı şefkatli kalmaya çalıştım. Üretmek ise beni hayata bağlayan en güçlü damar oldu. Taşları elime aldığımda sadece bir eser yapmıyordum; içimdeki acıyı dönüştürüyor, sessizce iyileşiyordum. Bir kadının gücü bence tam da burada saklı. Yaralıyken bile başkasına dokunabilmekte, yokluğun içinden güzellik çıkarabilmekte. Benim gücüm, kırıldığım yerden üretmeye devam edebilmem. Merhametimi koruyarak, sabırla ve inatla var olmaya devam etmem. Bugün hâlâ ayaktaysam, bu şefkatten vazgeçmediğim ve üretmekten hiç kopmadığım içindir.

''ANTAKYA'NIN HASRETİNİ SANATIMLA YAŞATMAYA DEVAM EDECEĞİM''

Bu duyguları en iyi ifade edebileceğim yer her zaman olduğu gibi sanat oldu. Mozaik, benim için sadece bir sanat dalı değil; parçalanmış olanı sabırla yeniden bir araya getirme hali. Kırılan taşların yeni bir bütün oluşturması, aslında benim de hayata yeniden tutunuşumdu. Efes Selçuk’un dişil enerjiyle dolu yapısı, beni yeniden üretmeye cesaretlendirdi. Acının içinden geçen ama ayakta kalan bir kadın olarak, sanatımı yeniden icra edebilmek ve aktarabilmek benim için tarif edilemez bir mutluluk oldu. Bugün hâlâ Antakya’nın hasreti içimde yanarken, bu topraklarda Hatay mozaik sanatını yaşatmak, güçlü bir kadın sanatçı olarak var olmak benim en büyük direncim. Sanatla hayata yeniden bağlandığımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Çünkü bazen insan, hayata kelimelerle değil; taşla, emekle ve sabırla tutunur. Güç benim için sert olmak değil. Bir kadının gücü; merhametinden, şefkatinden ve üretkenliğinden doğar. Yıkımın ortasında bile kalbini kapatmamak, acıya rağmen üretebilmek, düşe kalka da olsa ayakta kalabilmek gerçek güçtür.