Salı günü öldürülen öğretmenimiz Fatma Nur Çelik’i rahmetle, hüzünle ve derin bir saygıyla anarak başlıyorum bu satırlara. Bir okulun ışığı söndü o gün.
Bir annenin evladı, bir çocuğun öğretmeni, bir toplumun sessiz kahramanı aramızdan alındı. Salı gününden beri, Fatma Öğretmenimize ithafen, herhangi bir yazara veya bilinen birine ait olmayan anonim bir söz sosyal paylaşım platformlarında paylaşılıyor:
"Öğretmen ölürse
tebeşir susar,
tahta karanlığa bürünür;
silgi sessizleşir,
sıralar yalnız kalır,
ziller çalmaz olur…
Oyunlar, kahkahalar, hayaller – hepsi eksilir o sınıflarda.
Öğretmen ölürse
sevgi eksilir,
hüzün büyür,
geçmiş bir gölgeye dönüşür,
bugün anlamsızlaşır,
yarın karanlığa gömülür."
Acımız yalnızca bir kaybın acısı değil; vicdanımızın tam ortasına düşen ağır bir sorudur.
Bir öğretmen öldüğünde yalnızca bir insan toprağa verilmez. Bir ses susar… ama o sesle birlikte kaç hayatın yön değiştirdiğini kimse tam olarak hesaplayamaz.
Bir öğretmen öldüğünde sınıftaki tebeşir biraz daha ağırlaşır. Tahta eskisi gibi yazı taşımaz. Silgi tozunu siler, ama hüznü silemez. Sıralar boş değildir aslında; hatıralarla doludur, ama o hatıraların sahibi artık yoktur. Zil çalar, ders başlar, müfredat ilerler… fakat koridorlarda görünmeyen bir eksiklik dolaşır.
Okullarda tebeşirlerin yerini boyalı kalemler alsa da, tebeşir kültürümüzü yaşatmak şarttır: Tahtaya çizilen her çizgi, kurulan her cümle, aktarılan her bilgi; öğretmen ile öğrenci arasında kurulan görünmez bağı ve emeği temsil eder. Tebeşir, yalnızca bir araç değil, sabır, paylaşım ve öğrenme kültürünün simgesidir. Bu kültürü korumak, geçmişimizi hatırlamak ve gelecek nesillere aktarmak demektir.
Çünkü öğretmen, ders anlatan biri değildir yalnızca. Öğretmen, bir çocuğun gözlerinde ilk defa parlayan “yapabilirim” ışığıdır.
Bir öğretmen öldüğünde geçmiş biraz yetim kalır. Onun anlattığı tarih sadece kitap bilgisi değildir; içinde heyecan vardır, gurur vardır, umut vardır. Bugün biraz eksilir; çünkü bugünü anlamlandıran o sabırlı cümleler artık kurulmayacaktır.
Bir öğretmen, bir milletin sessiz mimarıdır. Adı çoğu zaman manşetlere çıkmaz. Alkışı azdır. Emeği çoğu zaman görünmez. Ama yetiştirdiği bir doktorun vicdanında, bir hâkimin adaletinde, bir esnafın dürüstlüğünde, bir annenin şefkatinde onun izi vardır. O iz silinmez; sadece derinleşir.
Hatırlayın…
Eliniz ilk kez titreyerek yazı yazdığında kalemi düzelten o sabırlı eli…
Yanlış yaptığınızda sizi küçük düşürmeden doğrultan o bakışı…
Başardığınızda sizden daha çok sevinen o yüzü…
İşte öğretmen budur: kendi hayatından eksilterek başkasının hayatına ekleyen insandır.
Bir öğretmen öldüğünde sevgi biraz daha azalır. Çünkü öğretmen sevgisi karşılıksızdır.
Öğrencisinin başarısıyla beslenir. Onun geçmesini ister. Hatta kendisini aşmasını ister. Bu dünyada nadir rastlanan bir büyüklüktür.
Ve evet…
Bir öğretmen öldüğünde aslında bizden bir parça da ölür.
Çünkü kimliğimizin bir köşesinde mutlaka bir öğretmenin izi vardır: yazımızda, konuşmamızda, hayata bakışımızda, doğru ile yanlışı ayırt edişimizde…
Bir toplum öğretmenini kaybederse yalnızca bir insan kaybetmez; hafızasını kaybeder, yönünü kaybeder, umudunu kaybeder.
Mesele yalnızca bir ölüm değildir; mesele bir ışığın sönmesidir.
Işıklar söndüğünde karanlık sadece sınıfa değil, geleceğe çöker.
Öğretmen hayattaysa umut hayattadır. Öğretmen güçlü ise yarın güçlüdür. Öğretmen değerliyse toplum değerlidir.
Fatma Nur Çelik öğretmenimizin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Onu yaşatmanın yolu, öğretmenlere sahip çıkmaktan, onları korumaktan, mesleklerini huzur içinde yapabilecekleri bir ortam sağlamaktan geçer.
Çünkü öğretmeni yaşatmak, aslında geleceği yaşatmaktır.
Öldürmeyin!
Yaşatın ki yaşayın!
Sağlıcakla…