Kuraklığın gölgesinde, selin kıyısında

Abone Ol

Bir yanda çatlayan topraklar, boş kalan barajlar, susuzluktan başını kaldıramayan çiftçi…
Diğer yanda birkaç saatlik yağmurda sele teslim olan sokaklar, kapanan yollar, korku dolu geceler…
Memleket tuhaf bir çelişkinin tam ortasında. Kuraklıkla boğuşuyoruz ama yağmur yağdığında da rahat bir nefes alamıyoruz. Çünkü yağmur artık bereket değil, tehdit olarak düşüyor toprağa.
Aylarca tek damla yağış düşmeyen toprak, bir anda bastıran sağanağı içine çekemiyor. Betonla kaplanmış şehirler, derelerden çalınmış yataklar, plansız yapılaşma… Sonuç hep aynı: Su toprağa değil, felakete akıyor. Sel oluyor, heyelan oluyor, yollar çöküyor, evleri su basıyor.
İşin acı tarafı şu: Kuraklık kapıyı çalarken hazırlıksızız, aşırı yağış geldiğinde de hazırlıksızız. Ne suyu doğru düzgün depolayabiliyoruz ne de gelen suyu güvenle yönlendirebiliyoruz. Yağmur duasına çıkılan günlerden, yağmurdan kaçılan günlere geldik.
Bu tablo kader değil. Yanlış tarım politikalarının, doğaya kulak tıkayan şehirleşmenin, günü kurtaran ama yarını yok sayan anlayışın sonucu. Dere yataklarına yapılan binalar, bakımı yapılmayan altyapılar, her yağmurda “ilk kez olmuş gibi” şaşırılan manzaralar…
Oysa çözüm belli. Yağmur suyunu depolayan sistemler, dere yataklarına saygı, tarımda suyu hoyratça değil akıllıca kullanan yöntemler, bilimi rehber alan planlama… Hepsi mümkün ama irade gerekiyor.
Memleket susuzluktan yanarken, yağmur yağdığında korkuyorsak ortada büyük bir sorun var demektir. Doğa bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Soru şu: Daha kaç sel, daha kaç kuraklık görmemiz gerekiyor da bu sesi ciddiye alacağız?
Toprak hâlâ affedici olabilir. Ama zaman hızla daralıyor.