Yaşamak, hafife alınacak bir yolculuk değildir.
Öyle alelade, başkalarının sözleriyle yön verilecek kadar basit hiç değildir.
İnsan bazen bir ağaç gibi dimdik durmalı, bazen de bir kuş gibi hafiflemeyi bilmelidir. Ama her şeyden önce, kendi kalbinin sesini bastırmadan, kendi yükünü yine kendi omuzlarında taşıyarak yaşamalıdır.
Çünkü bu hayatta ne yaparsan yap, birilerinin diline düşersin.
Kilo alırsın, “çok yiyorsun” derler.
Kilo verirsin, “hasta mısın?” diye sorarlar.
İyi giyinirsin, “gösteriş meraklısı” olursun.
Sade giyinirsin, “özensiz” diye konuşurlar.
Ciddi durursun, “sıkıcı” derler.
Güler yüzlü olursun, bu kez de “cıvık” olursun insanların dilinde.
İşte insan en çok burada yorulur aslında…
Kendisi olmaya çalışırken, başkalarının beklentileri arasında sıkıştığında.
Oysa mesele hiçbir zaman gerçekten sen değilsindir.
Mesele, insanların bakışıdır.
Alışkanlıklarıdır.
Yargılamayı kolay bulan zihinleridir.
İnsanlar, anlamadıkları şeyi yargılar.
Kendileri gibi olmayanı eleştirir.
Ve çoğu zaman, kendi eksiklerini başkalarının hayatında arar.
Bu yüzden hayatı başkalarının terazisinde tartmak, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıktır.
Her fikre göre şekil değiştirmeye çalışmak, ruhu yavaş yavaş tüketir.
İnsan, başkalarının onayını kazandıkça değil; kendine yakışanı taşıdıkça güçlenir.
Aynaya baktığında gördüğün kişiyle barışıksan, dışarıdan gelen sesler zamanla anlamını yitirir.
Çünkü gerçek huzur, alkışlarda değil insanın kendi içindeki sessizlikte saklıdır.
Unutma…
İnsanlar konuşur.
Hem de çok konuşur.
Ama sonra unutur.
Asıl unutulmayan şey ise şudur:
Kendi hayatını, başkalarının sözlerine göre yaşayıp yaşayamadığın…
Bir gün geriye dönüp baktığında, keşke dememek için,
Kendine rağmen yaşadığın bir hayatın pişmanlığını taşımamak için,
Şimdi, tam da bu anda, kendi yolunu seçmek zorundasın.
Bırak konuşsunlar…
Sen, kendin gibi yaşa hayatı.
Onlar zaten hep konuşmaya devam edecekler.
Sağlıcakla...