Bazen bir haber yazarsınız ve biter.
Ama bazı haberler vardır, sizi bırakmaz.
Aydın’ın Nazilli ilçesinde son üç yılda 8 kadın öldürüldü.
Bu cümle, kağıt üzerinde sadece bir istatistik gibi durabilir.
Ama ben o cümledeki her sayının yüzünü biliyorum.
Bir kadın gazeteci olarak olay yerlerine gittim.
Şeritlerin çekildiği sokaklarda durdum.
Ambulans sirenlerinin yankılandığı gecelere tanık oldum.
Ve en çok da geride kalanların sessizliğini dinledim.
Çünkü asıl çığlık, olay yerinde değil;
sonrasında başlıyor.
Bir annenin donup kalan bakışlarında…
Bir çocuğun “annem ne zaman gelecek?” sorusunda…
Bir evin bir daha asla eskisi gibi olmayacak sessizliğinde…
Her cinayet zanlısının yüzünde aynı soğukkanlılık vardı.
Sanki bir hayat değil de bir eşyayı ortadan kaldırmış gibi.
Pişmanlık çoğu zaman yoktu.
Öfke vardı. Sahiplenme vardı. Kontrol etme arzusu vardı.
Ama en çok da cezasız kalacaklarına dair bir güven hissi…
Biz ise her seferinde aynı cümleyi kurduk:
“Bu son olsun.”
Ama olmadı.
Çünkü bu mesele sadece bir “asayiş haberi” değil.
Bu, sistemli bir sorunun sonucu.
Görmezden gelinen uyarıların, ciddiye alınmayan tehditlerin, korunamayan kadınların hikayesi.
Ve itiraf etmek gerekir ki;
biz de zaman zaman alıştık.
En tehlikelisi de bu değil mi zaten?
Bir kadının öldürülmesinin “alışılabilir” hale gelmesi…
Oysa her biri bir hayattı.
Yarım kalan hayallerdi.
Yetişemeyecek çocuklar, söylenemeyecek sözler, tutulamayacak ellerdi.
Gazeteci olarak yazdım, yazmaya da devam edeceğim.
Ama bir kadın olarak artık sadece yazmak yetmiyor.
Çünkü biz her sabah bir eksiliyoruz.
Ve bu eksilme, sadece sayılarda değil;
vicdanlarda da büyüyor.
Artık gerçekten sormamız gerekiyor:
Daha kaç kadın?
Ve daha ne kadar susacağız?