Görünmeyen insanlar

Abone Ol

Sabahın en erken saatinde uyananlar, çoğu zaman en geç fark edilenlerdir.
Bir şehrin ışıkları yanarken onlar çoktan ayaktadır. Kimse sormaz; “Nasılsın?”
Çünkü görünmezler.
Ama şehir, onların omuzlarında durur.

Bir bankta sessizce oturan yaşlı adam mesela…
Yanından geçip gidersiniz. Oysa o bank, onun evi kadar tanıdıktır.
Orada bir ömür vardır.
Gençliğini bir fabrikada bırakmış, hayallerini yarım maaşlara bölmüş, sevdiklerini mezar taşlarına emanet etmiş biridir o.
Ama biz sadece “oturan biri” görürüz.

Bir köşede çocuğunun elini sıkıca tutan anne…
Yüzünde yorgunluk, gözlerinde telaş vardır.
Akşam ne pişecek değil derdi;
“Yarın bu çocuğa ne anlatacağım?” diye düşünür.
Çünkü bazen açlık mideyi değil, umudu yakar.

Bir de sesi hiç çıkmayanlar var.
Şikâyet etmeyenler.
“İdare ederiz” diyerek hayatı omuzlayanlar…
En ağır yükü onlar taşır.
Çünkü suskunluk, insanın kendine kurduğu en sessiz hapishanedir.

Biz büyük cümleleri severiz.
Büyük tartışmaları, büyük kavgaları…
Ama hayat, küçük insanların büyük direnişleriyle ayakta durur.
Bir babanın eve ekmek götürme inadıyla,
Bir annenin “çocuğum üşümesin” diye kendinden vazgeçmesiyle,
Bir yaşlının hâlâ sabah dua etmeyi unutmamasıyla…

Belki de bu yüzden insan hikâyeleri bağırmaz.
Fısıldar.
Duyan olur mu diye bakmadan…

Bir gün yolunuz düşerse, durup bakın.
Bir yüzü görün.
Bir hikâyeyi fark edin.
Çünkü herkesin anlatılmamış bir hayatı vardır
ve bazı insanlar sadece hatırlanmak ister.