Merhabalar! Son yıllarda terapi odasında sıkça duyulan cümlelerden biri şu; tanışıyorum ama bağlanamıyorum ya da başlamak çok kolay ama sürdürmek çok zor. İlk bakışta bu durum modern flört kültürünün doğal bir sonucu gibi görünse de, altında oldukça karmaşık psikolojik ve biyolojik süreçler yatıyor. Flört yorgunluğu, sadece çok fazla insanla tanışmaktan değil; sürekli belirsizlik, tekrar eden hayal kırıklıkları ve duygusal olarak askıda kalmaktan kaynaklanan bir tükenmişlik hali. İnsan beyni bağlanmak üzere programlanmıştır. Güvenli bağlar kurmak, sinir sistemini regüle eder ve psikolojik dayanıklılığı artırır. Ancak günümüzde flört süreçleri çoğunlukla hızlı başlıyor, yüzeysel ilerliyor ve netlik olmadan sonlanıyor. Bu belirsizlik hali, beynin tehdit algı sistemini aktive ediyor. Sinirbilimsel çalışmalar, belirsizliğin kortizol salınımını artırdığını ve uzun vadede duygusal yorgunluğa yol açtığını gösteriyor. Yani “ne olacağı belli olmayan” ilişkiler, bedensel olarak da yorucu. Flört uygulamaları ve sosyal medya, seçenek bolluğu hissi yaratıyor. Psikolojide buna “seçenek paradoksu” denir. Teoride daha fazla seçeneğin daha iyi kararlar getirmesi beklenirken, pratikte tam tersi olur. Çok sayıda alternatif, karar verme zorluğu ve memnuniyetsizlik yaratır. Beyin sürekli “daha iyisi olabilir mi?” sorusuyla meşgul olur. Bu da mevcut ilişkiye duygusal olarak yatırım yapmayı zorlaştırır. Bağlanma, seçim yapıp kalabilmeyi gerektirir; sürekli arayış hali ise bunu sabote eder. Flört yorgunluğunu besleyen bir diğer önemli faktör de duygusal erişilebilirliktir. Birçok kişi flört ederken fiziksel olarak orada olsa da duygusal olarak mesafelidir. Bunun arkasında çoğu zaman geçmiş ilişki deneyimleri vardır. Yaşanmış hayal kırıklıkları, terk edilme ya da değersizlik duyguları, kişiyi bilinçdışı olarak koruma moduna sokar. Bağlanmak, incinme riskini de beraberinde getirir. Beyin bu riski tehdit olarak algıladığında, yakınlık arttıkça kaçma eğilimi ortaya çıkabilir. Bağlanma kuramı bu noktada önemli bir çerçeve sunar. Araştırmalar, kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerin ilişkilerde daha çabuk yoğunlaştığını ama aynı hızla tükenebildiğini; kaçıngan bağlanma stiline sahip bireylerin ise yakınlık arttıkça geri çekilme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Günümüz flört kültürü, bu iki stilin birbirini sürekli tetiklediği bir zemin yaratıyor. Bir taraf daha çok isterken, diğer taraf uzaklaştıkça, her iki taraf da yorgun düşüyor. Flört yorgunluğu yalnızca duygusal değil, nörobiyolojik bir süreçtir. Sürekli yeni tanışmalar, yeni sohbetler ve yeni beklentiler, dopamin sistemini sürekli uyarır. Dopamin motivasyon ve arzu ile ilişkilidir, ancak uzun süreli bağlanma oksitosin ve güven duygusuyla desteklenir. Hızlı başlayan ve sık sık değişen ilişkilerde dopamin baskın kalırken, oksitosin devreye girecek zamanı bulamaz. Bu da “heyecan var ama derinlik yok” hissini doğurur.
Bir diğer önemli etken de performans baskısıdır. Flört artık çoğu zaman kendini gösterme alanına dönüşmüş durumda. Nasıl göründüğümüz, ne yazdığımız, ne kadar ilgi gördüğümüz sürekli değerlendirilir. Bu durum kişinin kendisi gibi olmasını zorlaştırır. Oysa bağlanma, performanstan çok otantiklikle mümkündür. Sürekli en iyi versiyonunu sunmaya çalışmak, uzun vadede yabancılaşma ve tükenmişlik yaratır. Flört yorgunluğu yaşayan birçok kişi aslında bağlanmak istemediğini değil, yanlış koşullarda bağlanmaya zorlandığını fark eder. Duygusal güvenin oluşmadığı, sınırların net olmadığı ve beklentilerin konuşulmadığı ilişkiler, kişinin içsel kaynaklarını tüketir. Bir noktadan sonra kişi ‘istemiyorum’ demeye başlar ama çoğu zaman bu, isteksizlikten çok korunma ihtiyacıdır. Psikoterapide bu süreçle çalışan bireylerde şunu görürüz. Bağlanma kapasitesi kaybolmaz, yalnızca yorulur. Kişi kendi ihtiyaçlarını, sınırlarını ve bağlanma stilini fark ettikçe, ilişkilere daha bilinçli yaklaşır. Bu da flörtü bir mücadele alanı olmaktan çıkarıp, temas edilebilir bir deneyime dönüştürür. Belki de bugün yaşadığımız şey, kimsenin bağlanamaması değil; çok fazla uyaran, belirsizlik ve duygusal yük altında bağlanmanın zorlaşmasıdır. Yavaşlamak, seçmek ve kalabilmek, bu çağda cesaret ister. Ve bazen en sağlıklı adım, yeni birine yönelmeden önce kendi yorgunluğunu ciddiye almaktır.