Salman

Son dakika Aydın haberleri- Aydın'ın haber sitesi SES Gazetesi'nde


  • 04 Nisan 2019, Perşembe 9:41
AhmetGÜNDÜZ

Ahmet GÜNDÜZ

Türkiye krize girecek mi?

Kriz tartışması ekonominin daralmasıyla birlikte cevaplanmış oldu. Hükümetin aldığı önlemler sınırlı etki yapıyor ve krizden hızlı çıkış mümkün gözükmüyor. Peki ya dışarıdan destekle toparlayabilir miyiz? IMF, Türkiye’nin kurtarıcısı olabilir mi?.İzlenen savurgan politikaları önleyebilir, ekonomi politikasına ilişkin popülizmi sona erdirebilir, açıklanan istatistiklerde şeffaflığı artırabilir mi? Yoksa alacaklıları kurtarıp iflası önler ama vatandaşların uzunca yıllar bir dar boğazda yaşamasına mı neden olur? IMF nedir, ne değildir? Yunanistan’da IMF neticesinde ne oldu? Kemer sıkma israfın önlenmesi mi demek? Eğer öyleyse neden Britanya’da çalışmadı ve ısrar edildi? Hükümet IMF’yi tercih eder mi? IMF’siz IMF anlaşması olur mu? Tüm bu soruları bu bilgiselde yanıtlayalım.
           Kısaca IMF hakkında bilgi vererek başlayalım. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda (1944) yeni dünya düzeni çerçevesinde kurulmuş olan IMF, ülkeler arası ödemelerin sorunsuz çalışmasını amaçlar.Düzenli cari açık veren ve bu açığı borç ile finanse eden ülkelerin (2002 sonrası Türkiye) borçları sürdürülemez seviyeye geldiğinde devreye girerek alacaklı-borçlu ilişkisinin iflas olmaksızın sürdürülebilmesini sağlar. IMF, öncelikli olarak alacaklıları kurtarmayı amaçlar. Borçlu ülkelere belirli koşullar altında verdiği kredi dilimlerinin ve diğer yatırımcılarının kalan alacaklarının geri ödenebilmesini sağlar. Bu çerçevede borç verdiği ülkelerin maliye ve para politikalarına müdahale ederek borç tahsilatlarını mümkün kılar.IMF-Türkiye ilişkisine geçmeden önce Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumun temelinin aşırı dış borçlanmaya bağlı olduğunu hatırlatalım Türkiye’nin döviz cinsi brüt dış borç stoku 448 milyar dolar, net dış borcu stokuysa yaklaşık 282 milyar dolar. Bu borcun büyük çoğunluğu özel sektöre ait. Kur artışlarından dolayı son 6 yılda özel sektör kar edebilme kabiliyetini yitirmiş durumda; yani kazanarak bu borcu geri ödeyemiyor. Geriye bu borcun belirli garantiler verilerek döndürülebilmesi kalıyor.
          Reel sektör şirketleri ve hatta bankalar yurt dışında yeterli itibara sahip olmadıkları için bu garantileri vermek devlete düşüyor. Türkiye’nin dış borcunun alacaklıları herhangi bir devlet veya devletler üstü kuruluş değil. Alacaklımız içerisinde büyük bankaların, fonların ve varlıklı kişilerin bulunduğu uluslararası yatırımcılar. Bu borcun döndürülmesi için alacaklıların kabulü veya mevcut alacaklılar yerine yeni büyük bir alacaklının müdahil olması gerekiyor. Bu noktada devreye IMF giriyor. Türkiye büyüklüğündeki bir ülkenin ihtiyacı olan döviz kredisinin 50-100 milyar dolar arasında olması muhtemel. Bu boyuttaki bir krediyi verebilecek güce yalnızca ABD, AB ve Çin hazineleri sahip. Doğrudan devletlerden borçlanmak çok ağır siyasi taleplere neden olduğu için kolay kolay tercih edilmez. Zaten bu 3 ülke grubu da böyle bir kredi riskini doğrudan yüklenmez ve borçlu ülkeye IMF’nin kapısını göstermeyi yeğler. Yeri gelmişken belirtelim Katar dahil Körfez ülkelerinin Türkiye’nin dış finansman açığını kapatabilecek gücü yok ve olsaydı da tek başlarına böyle bir riski yüklenmezlerdi. Bugüne kadar Katar’ın vadettiği paraların gerçekten gelip gelmediği meçhul. Bununla birlikte net hata ve noksan denilen kayıt altına alınamamış önemli miktardaki paranın kaynağı bu ülke grubu olabilir. Son birkaç yılda yaşandığı üzere bu tip fon girişlerinin etkisi günü kurtarmakla sınırlı ve toplu bir iflasın yükünü karşılayamaz. 
       Türkiye’de AKP iktidarının popülist söylemlerinden ötürü IMF yolunun tercih edilmesi kolay değil. Daha önce gündeme geldiği gibi McKinsey gibi Batılı danışmanlık şirketleri vasıtasıyla IMF’siz IMF reçeteleri uygulanabilir. Riskliliği ve süresi daha olumsuz bu tercihin başarılı olmayıp doğrudan IMF kapısı nihayetinde çalınabilir. Bu kısımlar şu anda hükumetin tercihine bağlı; ancak hangi yöntem seçilirse seçilsin uygulanacak reçete az çok aynı ve bu konuda hükümetin etki alanı sınırlı.IMF olsun veya olmasın uygulanacak IMF reçetelerinin sonucu büyük ölçüde benzer olumsuzluklar içeriyor. Bu olumsuzlukları kabul etmeden IMF vasıtasıyla veya IMF’siz borçları döndürmeye kalktığınızda uluslararası finansörlerden olumlu yanıt almanız mümkün değil.Peki bu derece olumsuz IMF reçetesi nedir? IMF programlarının ana ilkeleri devletin kemer sıkma önlemleri alması, kamu varlıklarının özelleştirilmesi ve finansal piyasalarla ticaretin liberalleştirilmesidir (mevzuatların hafifleştirilmesi ve uluslararası rekabete açılması). Bu ilkelerin temelinde krizlerin ölçüsüz kamu harcamaları sonucu çıktığı, kamu varlıklarının verimsiz yönetildiği ve özel sektörün rekabetçi olamadığı bakış açısı yatar. Bu ilkeler şüpheli olmakla birlikte; doğruluğu varsayılsa bile Türkiye’nin bugünkü sorunlarıyla örtüşmez. Peki neden? Türkiye’nin ekonomik krizinin temelinde devletin değil özel sektörün döviz cinsi net 197 milyar dolarlık borcu var. Ayrıca son 16 yıldaki özelleştirmeler neticesinde kamu mülkiyetinde veya etkisinde kalmış olan sektör oldukça az; yani satılacak pek bir şey yok.
       Son olarak Türkiye’deki ticari hayat fazlasıyla uluslararası rekabete açılmıştır (özellikle tarım sektörü) ve finansal kurumların daha serbestleşmesinin 2008’de Batı’dakine benzer krizler yaratma durumu vardır.IMF, bile yaşanan sorunlar ile önerilen IMF çözümleri arasındaki uyuşmazlığın farkındadır ve bu uyuşmazlık kesinlikle Türkiye’nin krizine özel değildir. Devlet kemer sıktıkça enteresan bir şekilde borçluluk oranı artıyor. Peki bu nasıl mümkün olur? Çünkü kemer sıkma politikası iç talebi tamamen bitirir ve ekonomideki dinamizm azaldıkça vergi gelirleri daha da azalır. Ya özel sektör? Özel sektör güçlü büyüme elde edilemeyince borç ödeyebilme kapasitesini artıramamış. Yatırım amaçlı değil, yalnızca şirketlerinin iflasını önleyebilmek için borçlandıkça borçlanmışlar (2013-19 Türkiye’si) ve haliyle özel sektör borcunda gözle görülür bir düşüş yaşanmamış.
        Kısacası kemer sıkma programlarının ardından özel sektörün canlandırılıp kar ederek borcunu azaltması başarılamadığı gibi kamu borcu artmış. Bu politikanın tek sonucu kamu borçlarının artması değildir; çünkü ekonomideki bu değişim herkes bireyi ayrı ayrı etkiler.
         Saygılarımla.


 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


  • ÇOK OKUNANLAR
  • SON DAKİKA
NAMAZ VAKİTLERİ
yukarı çık