Merhabalar kıymetli dostlar,
Bugün sizlerle çok eskilere gideceğiz. Sene 1982, yer İstanbul, Orman Fakültesi. Üçüncü sınıfın ikinci sömestre sonunda, yarıyıl sonu sınavlarına girdiğimiz günlerdeyiz. Çok sevdiğim Silvikültür kürsüsünün derslerinden Silvikültür Tekniği dersini aldığımız hocamızın çalışma odasının kapısında, az sonra olacakları tahmin edemese de, aldığı bir ödevi iade etmek mecburiyetinde olmanın mahcubiyetini iliklerine kadar yaşayan bir öğrenci; hafifçe, galiba sadece 2 defa, kapıyı tıklatıyor. Ve içerden gelen, son derece kibar “Giriniz, buyrun” sesiyle, bu defa müthiş bir korkuyla usulca kapıyı açıp içeriye giriyor. Tarihi olduğu her halinden belli, yekpare, oldukça kalın bir ceviz ağacından imal edilmiş, yıllar öncesine ait ahşap bir masadan kalkan, 50’li yaşlarda, oldukça şık giyimli ve saçları bakımlı ve güzel giyinmiş fevkalade bakımlı bir İstanbul beyefendisi silvikültür profesörü usulca “Gel evladım. Hoş geldin. Şöyle otur da sana tezi nasıl yapacağını anlatayım.” sözleri, zaten yüzü kızarmış ve hafiften terlemeye başlamış gencin sadece yüzünü değil, ihtimal tüm vücudunu, kısa sürede mosmor ediveriyor. Genç, tedirgin ve başı eğik bir halde, “Hocam çok özür dilerim. Ben sizden aldığım bitirme ödevini iade etmek zorundayım.” sözünü nasıl söylediğini bugün bile hayret eden bu genç adam, “ Nazilli orman işletmesine gittim. Şef abilerle görüştüm. Bana sizin verdiğiniz tez konusunda yardımcı olamayacaklarını, ancak orman yangınları konusunda bir tez alırsam işimin çok kolaylaşacağını söylediler.” demeyi de başarmış olmanın verdiği özgüvenle başını kaldırıp hocasına bakıyor. Hem dersini hem de kendisini çok sevdiği hocasının nasıl bir tepki vereceğini beklemesi uzun sürmüyor.
Hocasının “Sana verdiğim konu neydi?” sözüne, lise de edebiyat hocasının defalarca tekrarlatarak adeta beyinlerine nakşettiği “İstanbul Türkçesini” kullanmaya çalışarak, “Hocam Nazilli Orman İşletmesinde Orman Bakımı Çalışmalarının Tanıtımı, Başarılı ve Başarısız Olmanın Sebeplerini araştırmamı söylemiştiniz. Şef abiler “Zor olur biz yardımcı olamayız.” deyince ben de Torul hocama gittim. Bana “Nazilli Orman İşletmesinde Son Beş Yılda Çıkan Orman Yangınları, Nedenleri ve Sınıflandırılması” konusunu çalışabileceğimi söyledi.” cevabını vermeyi başarır.
Hocası bu sözlerine “Tamam, tamam. Bir gün asistan olmaya kalkacaksın. Silvikültürü çok sevdiğinden bizim kürsüye veya Trabzon’a müracaat etmek isteyeceksin. Tavsiye mektubu almak için bana geleceksin ve ben sana bugünü hatırlatıp mektup falan yazmayacağım. Peki, peki gidebilirsin. Haber verdiğin için teşekkür ederim. Konuyu başka bir arkadaşına vereceğim. Sakın bana tekrar gelme.” uyarısıyla onu yolcu eder. “Öğrenci hocasına teşekkür eder ve sevinsin mi, üzülsün mü kestiremeden odadan çıkar.
Bu hoca Sayın Prof. Dr. İbrahim ATAY ve öğrenci bendeniz Musa GENÇ’tir. Kader ağlarını örmüş ve Musa GENÇ Silvikültür Bilim Dalında yüksek lisansa başlamıştır. Çünkü silvikültürcü olmak onun için bir tutkudur artık. Bir yıllık ders dönemi çok çabuk geçer. Hocasından aldığı dersleri doksanlı notlarla verir. İçine asistan olma sevdası kaplamıştır. Fakat İstanbul’da kadro yoktur. Silvikültür kürsüsünün bir diğer İstanbul beyefendisi hocası Prof. Dr. Suad ÜRGENÇ rahmetlinin tavsiyesiyle başlayan Trabzon Orman Fakültesi hevesi ile Trabzon’da ilan edilen kadroya başvurur. Bu arada yüksek lisans tez savunması için İstanbul’dadır.
İ:Ü Orman Fakültesinin taş binalarından en ihtişamlısı olan ve giriş katında Silvikültür Kürsüsünün bulunduğu bu özel binanın merdivenlerinden çıkıp giriş kapısına doğru yöneldiğinde, kapıdan çıkmakta olan hocası İbrahim ATAY beyefendinin, son derece güler yüzle kendisine baktığını görür ve hocasının elini sıkarak halini hatırını sorar. Hocası “Bırak şimdi hal hatır sormayı. Tebrik ederim Trabzon’a asistan oluyormuşsun.” diyerek çok güzel temennilerde bulunur. Bu sözlere çok sevinse de henüz sınava girmemiştir ve hocasına “Hocam çok çok teşekkür ederim. Fakat henüz sınava girmedim." diyerek durumu izah etmeye çalışır. Ancak İbrahim hoca “Tamam, tamam,. Sınava girersin ve inanıyorum başarılı da olursun. Bizi arayıp seni sordular. Biz de seni tavsiye ettik. Hadi, hadi hayırlı olsun.” diyerek kutlama sözlerine devam eder. Sanki iki yıl önce “Bir gün asistan olmaya kalkacaksın. Silvikültürü çok sevdiğinden bizim kürsüye veya Trabzon’a müracaat etmek isteyeceksin. Tavsiye mektubu almak için bana geleceksin ve ben sana bugünü hatırlatıp mektup falan yazmayacağım.” diyen hocası gitmiş, yerine, sınavı kazanan sanki kendi evladı gibi benim için sevinen İbrahim hocam gelmiştir.
Ve ben aynı duygulu anı, 1992 Kasım ayında yapılan YDS’den 70 alıp barajı aştığımı öğrendiğim ilk gün, KTÜ Orman Fakültesi Dekanlık Binasının tam karşısında olmasa da çaprazında kalan incir ağacına gelmeden önce, kaldırımdan gelmekte olan, Yaşayan Baban Doktora Hocam Zeki Hocama bu haberi verdiğimde, Hocamın o anki heyecanında ve beni kucaklayıp kutlamasında hissetmiştim. Allah onlardan razı olsun, ömürleri olabildiğince hayırlı, huzurlu, mutlu, sağlık ve sıhhat içinde uzun olsun inşallah.
Meslek hayatımda içimi en çok acıtan, bana sırtını dönmek bir yana, yapacaklarını bile bile, var olmadığım yer ve zamanlarda dahi vefalarını gösteren 3 bayan asistanıma çektirdiği acılara rağmen nedense kendisini sevmekten kalbimi vazgeçiremediğim şahsın ifadeleriyle, evet “Eski hocalar kadar sevilmeye layık olmayabilirim.” Ancak ben yine de eskimeyen, eskitilemeyen hocalar gibi olma hedefimden asla vaz geçmeyeceğim…
Çünkü herkes için doğru bu…
Yazmaya inşallah devam edeceğim.
Sağlıcakla kalınız.
Saygılarımla…