Müminlerin en kıymetli varlığı onu dünyada, özellikle de ebedi olan ahiret hayatında mutlu edecek olan Allah’a, resulüne (Hz. Muhammed’e) ve onun indirdiği kitaba imandır, inançtır, inancına sımsıkı sarılma ve onu korumaktır. Çünkü ulu Allah bu uçsuz bucaksız kainatı insanlar ve insanları da kendisine iman etsinler için yaratmış, bütün yaratılanları insanın emrine vermiştir.
Peygamber Efendimiz de “İman nedir?” diye soran Cebrail’e cevaben iman esaslarını şu şekilde sıralamıştır: “İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve hayır ve şerriyle kaderin hepsine inanmandır.” (İbn Hanbel, Müsned.)
Allah’a İman İmanın şartlarından olmasının yanı sıra İslam’ın şartlarında da ilk sırayı almaktadır. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, Ramazan orucunu tutmak ve Kâbe'ye haccetmek” (Tirmizi.)
Bu nedenle, eğer bir insanda bu paha biçilmez iman cevheri yoksa, o kimsenin Allah katında hiçbir ama hiçbir değeri yoktur. İmanı olmayan kişi, bu uçsuz bucaksız kainata hükmetsin, bütün dünya onun olsa ve bütün bunları hayır yapsa, tasadduk etse, imansızlığından dolayı, bu hayrın Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. İşte onun için iman, iman, ille de iman. Bu konuda işte ilahi ferman: “İnnellezine keferu. Yüce Allah’ın bunca nimetleri yiyip içip, onu inkar edenler var ya” “vematü vehüm küffarün” Eğer onlar inkarcı olarak ölür de huzuruma gelirlerse, “felen yukbelemin hadihimilül arap zeheben veleviftedabih” Onları dünyada yaptıkları hiçbir iyiliği, hayrı, hatta dünya dolusu altını hayra verseler dahi, imansızlıkları nedeni ile asla kabul edilmeyecektir. Çünkü onlar kafir, imansız, ölmüşlerdir. “Ülaike lehüm azabün elimün vemalehüm minnasıriyn” Onlara ahirette çok acı bir ebedi azap vardır. Onlara yardım edecek kimse de yoktur. Onların dünyadaki bütün emeklerinin ahirette onlara hiçbir faydası da yoktur. Ali İmran Suresi 91. ayet.
"Rasulullah (sas) buyurdular ki:
"Sizden öncekiler arasında bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca Kral'a: "Ben artık yaşlandım. Bana bir genç gönder de ona sihir yapmayı öğreteyim!" dedi. Kral da sihir öğretmesi için ona bir genci gönderdi. Gencin geçtiği yolda bir râhip yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti. Artık sihirbaza gittikçe, râhibe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu dinliyordu.
(Bir gün) sihirbaz delikanlıyı (geç kaldığı için) yanına gelince dövdü. Genç de durumu râhibe şikayet etti. Rahip ona: "Eğer sihirbazdan (dövecek diye) korkarsan: "Ailem beni oyaladı!" de; ailenden korkacak olursan, “Beni sihirbaz oyaladı" de!" diye tembihte bulundu.
O, bu halde (devam eder) iken, insanlara mani olmuş bulunan büyük bir canavara rastladı. (Kendi kendine:) "Bugün sihirbazın mı, yoksa rahibin mi üstün olduğunu bileceğim!" diye mırıldandı. Bir taş aldı ve:
"Allah’ım! Eğer râhibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür de insanlar geçsinler!" deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı râhibe gelip durumu anlattı. Rahib ona: "Evet! Bugün sen benden üstünsün! Görüyorum ki, yüce bir mertebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana maruz kalınca sakın benden haber verme!" dedi. Oğlan anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca hastalıklardan da kurtarırdı. Onu kralın gözleri kör olan arkadaşı işitti. Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: "Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir" dedi.
da: "Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!" dedi. Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi.
Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral: "Gözünü sana kim iade etti?" diye sordu. "Rabbim!" dedi. Kral: "Senin benden başka bir Rabbin mi var?" dedi. Adam: "Benim de senin de Rabbimiz Allah'tır!" cevabını verdi. Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah'a iman etmesini sağlayan) gencin yerini de gösterdi. Genci yakalayıp oraya getirdiler.
Kral ona: "Ey oğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!" dedi. Genç:
"Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı veren Allah'tır!" dedi. Kral onu da yakalattırıp işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da râhibin yerini haber verdi. Bunun üzerine râhip getirildi. Ona: “Dininden dön!" denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O da bunu kabul etmedi. Kral onu da adamlarından bazılarına teslim etti. "Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden dönmesini talep edin); dönerse ne âla, aksi takdirde dağdan aşağı atın!" dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar. Oğlan:
"Allah’ım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifayet et!" dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Genç yürüyerek kralın yanına geldi. Kral: "Arkadaşlarıma ne oldu?" dedi. "Allah, onlara karşı bana kifayet etti" cevabını verdi.
Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve: "Bunu bir gemiye götürün. Denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne âla, değilse onu denize atın!" dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü.
Genç orada: "Allah’ım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifayet et!" diye dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Genç yine yürüyerek hükümdara geldi. Kral: "Arkadaşlarıma ne oldu?" diye sordu. Genç: "Allah onlara karşı bana kifayet etti" dedi. Sonra Kral'a: “Benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!" dedi. Kral: "O nedir?" diye sordu.
Genç: "İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştir ve: "Bu gencin Rabbinin adıyla" dersin. Sonra oku bana atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!" dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Genci bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi. Sonra: "Gencin Rabbinin adıyla!" dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu ve Allah'ın rahmetine kavuşup öldü. Halk: "Gencin Rabbine iman ettik!" dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti. Sonra krala gelindi ve: "Ne emredersiniz? Vallahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk gencin Rabbine iman etti!" denildi.
Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral: "Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!" diye emir verdi. Yahut hükümdara "sen at!" diye emir verildi. İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti, çocuğu: "Anneciğim sabret. Zira sen hak üzeresin!" dedi. (Müslim, Tirmizi.)