Gözlerimi kapasam bir dağ rüzgarının uğultusu uyandırır beni. Karıncalı Dağın çam, mersin, kekik kokan büyülü havası doldurur odamı. Ve bir çocuk çığlığı, Gülbahar’ın ağlayışı. Esma anne giymiş mor cepkenini, oturmuş çadırın yanındaki deve kayasının üstüne. Bakışları mavzer mermisi gibi, deler dağı taşı. Gökçe Bekir çadır kurmuş Kuru Dere’nin başına, boynu hıltarlı Duman girmiş iki yaşına. O da kurulmuş Esma annenin yanı başına. Gökçe Bekir’e bir haller olmuş son günlerde, malı maşatı bırakıp Menderes kenarındaki meyhaneden çıkmaz olmuş. Koyunu, keçisi dağ başında, hangisini yetişsin Esma Ana. Obasının, yuvasının kulu kölesi olan kadın, gün gelir, tek başına yuvasını korumanın zorluğuna. Ve sahip çıkmak zorundadır kendine ve çocuklarına. İşte o zaman karar verir mor cepkeni giyerek ortaya çıkmaya. Eğer özür ve bir ödülle çıkartamazsa mor cepkeni kadından, durulmaz dereler, mil akar durmadan. Ve derler ki; eşini mor cepkeni giydiren adamdan koca olmaz. Kadına saygı göstermeyen, şiddet uygulayan kişiye kimse kız vermez. Efece bir dik duruştur mor cepken giymek, özgürlüğün meşalesidir direnmek. “Varsa taze ekmekle kuru soğanın, özgürlüğe açılıyorsa kapın, sevgili kulusun tanrının.”
İnsanın ana vatanı çocukluğunun geçtiği yerlerdir derler ya gözümü kapasam o günleri yaşarım yeni baştan. Güneş boynunu bükerken yorgundu akşam. Lacivete çalan bir kızıllık sararken ufkumuza, bitkin ve üzgün dalarım hüzün denizine. Ekmek diye el uzatırken çocuklar, namlular uzanırken halkın yüreğine, nasıl kaparım gözlerimi…
Gül desenli sabahlar okşarken saçlarımı, elimin tersiyle siliyorum süzülen göz yaşlarımı. “Anneler ölmez, ölen çocukluğumuzdur,” derler ya hep tekrarını özlediğimiz çocukluğumuz. Itırlı bir zaman dilimi gelir köşeme kurulur. Kuş diliyle anlatır çocukluğumu. Ekşi nar ağacı dibine kurduğum değirmeni, kedimiz Gülşah, köpeğimiz Duman, eşeğimiz Kadife, ineğimiz Sarıkızla geçen günleri. Bir yağmur başladı mı akardı evimizin her yeri. Anam tabak, leğen, tencere ne bulursa koyardı akan yere. Evimizde başlardı müzikli eğlence. Ocak başında pamuk kozası difterken masal anlatırdı Huriye nine. Nasıl da beklerdik yol kenarında Keloğlan gelecek diye. Açıkgöz, akıllı Keloğlan yerine koyardık kendimizi.
İlkokulu Karapınar köyünde bitirdim. Yaz tatillerinde, pamuk tarlalarında tir yaptım, inek güttüm. Babam Nazilli’deki Atatürk Ortaokuluna yazdırınca umarsız bir boyun eğişle gitmeye zorlandım. Çocukluk işte, yüreğimin kuytu, gölgeli köşesinde, kendi seçtiğim yolda yürüsem daha mutlu olacağım sanki. Babam Nazilli Numine Çiftliğinde gece bekçisi, beni de yaz aylarında yaptılar oranın çiçekçisi. Öğle yemeğimiz Nazilli Sümerbank Fabrikasından gelirdi. İlk sinemayı, ilk tiyotroyu Sümerbank Fabrikası salonunda görmüştüm. Ege’nin dağının taşının çiçekleri Nazilli basmalarına işlenmişti. Üç yıl süren Atatürk Ortaokulu’ndan belleğimde kalan matematik öğretmenim Hasan Bozkurt’un attığı tokat ve Türkçe Öğretmenim Bilge Çoğullu’nun sevecen bakışları. Ortaokula değin kekemeydim. Heyecanlandım mı söyleyemezdim düşüncelerimi. Bilge öğretmenin ben yokken sınıfa uyarmış. “Kekeleyince gülmeyin” diye. O dünya tatlısı öğretmenin sayesine düzgün konuşmayı öğrendim. Nur içinde yatsın… Bekçi maaşı ne kadar ki; bir de okuyan çocuğun ücretini ödeyecek. Okul biter bitmez öğretmen okulu sınavlarına girdim. Kayıt yaptırmaya gittik Ortaklar’a. Dağın başında, Adabelen tepesinde bir okul, Ortaklar Öğretmen Okulu. Dağı taşı çiçeklerle dolu. Okul sevgi pınarı, sanki anne baba öğretmenler. Sımsıcak nine kucağı. Bir edebiyat öğretmenim var ki; dağ menekşesi bakışlı İsmet Tarcan. İçimdeki sevdalar akıverdi birden, yüreği sevgi nakışlı. Tarih öğretmenimiz Mesut Tarcan, şiirsel bakışlı. Dünya güzeli bu iki öğretmen, sevmeyi, sevilmeyi, şiir yazmayı, gördüklerimin ayırdını varmayı öğrettiler. Mesut Bey şaiirdi. Çok güzel şiirleri vardı. “ Bandırma Vapuru” gibi. Tarih öğretmeni olmasına karşın Edebiyat koluyla ilgilenirdi. Tüm sınıf, Varlık, Türk Dili dergisine abone olurdu.
10 Kasım haftasında Atatürk için yazdığım, “Atatürk Gülüyor Anıtkabir'den” şiiri birinci oldu. Ödül olarak Batı Acısı adlı şiir kitabı verdiler. Uçuyorum havalarda. Öğretmenim bu şiirimi Türk Dili dergisine yollamış. Dergi geldiğinde bir baktım, benim şiirim basılı. O gece koynuma koyarak yattım dergiyle. Okul dediğin nedir ki, hele sevince, üç yıl geçiverdi. Atanacağız, öylesine bir yurt sevgisi işlendi ki yüreğimize, “Türk bayrağının dalgalandığı her yer” yazdık dilekçemize… Ve Güney Doğu Anadolu, Siirt, düştük kara trenle yollara… Gavur Dağı tünellerinde beyaz gönleğimiz siyaha boyandı. Burnumuzdan kurum dökülüyor. Diyarbakır, Batman derken rayların harıltısı, Kurtalan’a vardık gece yarısı. Kahvede sabahlayacağız. Yerden iki karış yüksekliğinde iskemleler ve masalardaki tabaklarda yığılı kesme şekerleri. Kırklama ile içilirmiş şekerler, biz nereden bilelim, çay gelmeden yemeye başladık bir yandan. 1966 yılları, Güney Anadolu eşkıya bölgesi. Kurtalan’da Koçero, Siir- Eruh bölgesinde Hamido, Tilki Selim, Ömer Bezek, Hamido… Milli Eğitimde köylerimiz saptandı, benimki Eruh-Rahine Köyü. Herkes kapıcı Halil amcaya soruyor. Beni köyüm neresi diye. Ben de sordum, “Senin köy, hakimin köyü” deyince nasıl sevindim. Siirt hakimi mi? deyince “ Hayır, hayır eşkıya Hakimo’nun,” bir karatı çöktü içime. Düştük bir dolmuşla yollara, Botan Çayı, Gündoğdu, Pais… Paris de ne ki; yoksa Avrupa’ya mı gittik. Paris, her yanından su akan güzel bir köy. Dolmuş akis kırıyor birden. Gidemez diyor sürücü. Yayan yapıldak gidiyoruz Eruh’a doğru. Yolar toz duman, yollar çamur, yollar menderesler çiziyor. Akşam ezanında vardık Eruh’a. Yatacak yer yok, lokanta yok. Gittik karakola. Erattan artakalan yemekler. Ve masalara yazılan yatak. Sağ olsun karakol komutanı, güneş doğmadan yataktan fırlamak. Çorbamızı içer içmez Milli Eğitim Müdürlüğünde aldık soluğu. Okulun mühürü ve dosyasını alarak, Mal Müdürlüğüne gittik. Yoluk paralarını da alınca düştük yollara. Kimimiz katır sırtında, kimimiz yaya. Alaca karanlıkta varık köye, Botan Çayı kıyısında 20, 25 toprak evden oluşan Rahine Köyüne. Köyün dışında üstü barakadan bir okul, kuzey tarafında okula bitişik bir odalı bir ev. Okul üç yıldır açılmadığı için kapı, pencere kırılmış, içinde yazın koyun, keçi konaklamış. Muhtardan anahtarı alıp gidiyorum lojmanıma. Çalı süpürgesiyle biraz temizliyorum yerleri. Ot minderini de yayıyorum yere. Uzunca bir taşı yastık yapıyorum minderin altından koyarak. Getirdiğim kuru pastalardan yiyip uzanıyorum yatağa. Gözlerim Ege, menderes olup bakınıyorum kıvrıla kıvrıla. Mavzer seleri duyuluyor çat pat. Ardından okulun barakalarına çarpıyor kurşunlar. Bir korku, bir endişe. Ve ardından kapı vurulmaya başlıyor. O korkuyla doğruluyorum yataktan. El fenerini yakarak kapıya gidip açıyorum. Karşımda eli mavzerli, boyunları kurşun dizili sekiz, dokuz eşkıya…. “Ben Hakimo” diyor mavzeri muskalı, şapkalı, kara yağız adam. Buyrun ediyorum eve. Başlıyorlar tütün sarmaya, Hakimo bana uzatıyor sardığı sigarayı. Gazlı çakmakla yakıyorum sigarayı. Korkuyu da yeniyorum içimde. Ölümden öteye yol mu var. Başlıyorum anlatmaya. Öğretmenim, köyünüze atandım. Aydınlıyım der demez Kürtçe konuşmalar oluyor. Adnan Menderes adını anlıyorum. Sonradan anlıyorum ki, bu yöre Şeyh Sait isyanına katıldığı için Suriye’ye gitmişler. 1950 yılından sonra Adnan Menderes’in affıyla yurda dönmüşler. Çok seviyorlar. “ Biz başka düşüncelerle gelmiştik ama siz bize Menderes’in armağanısınız. Hoş geldiniz Muallim,” diyerek gidiyorlar.
Gece koyu karanlık, dans ediyor yıldızlar gökyüzünde. Bakıyorum penceremden, Yedi Kardeşler dediğimiz Ülker, Küçük Ayı, Büyük Ayı, Kutup yıldızı… Botan çayı kıyısından okula doğru gelen kurt bakışlı yaratıklar. Ardından ortalığa yırtan köpek havlamaları. Kaçışan yaratıklar. Tüfek patlamaları. Kapıma doğru koşan boynu hıltarlı, kulağı kesik, gözleri kanlı, dik bakışlı Duman. Dağ başında benim koruyucum oldu her zaman. İlk günler ekmeği, yemeği pencereden atıyordum. Sonradan alıştık birbirimize, iki metre boyunda bir kangal. Uyku tutmaz gecelerde dün özlem içinde düşlerim. Ana sevgisi, nasıl yürürse özsuyu dal uçlarına, öylesine özledim ben seni ana. Düşler kara kalem resimler yapıyor durmadan. Kadife duygular içime kıdıklarken incecik motifler işliyor yetenekli elleriyle. Köpek havlamalarıyla açıyorum gözlerimi. Bu ses Duman’ın sesi değin, sokak köpeklerinin sesi. Nasıl da yitip gidiyor çocukluğum, gençliğim. Mutlu olmak için çocuk kalmak gerekli; büyüdükçe büyüler bozuyor. Sabah yıldızıyla düşler bitiyor.